9 Şubat 2015 Pazartesi

Açlık ( Doğal Olmayan Bir Tarih ), Sharman Apt Russell



Yazar tokluğu belirten sinyalin açlığa oranla çok daha zayıf olduğunu belirterek metnini açmış. İnsan ırkının avlanılamayan bir gün/haftaya göre evrimleştiğini, bu gelişme esnasında açlığımızın zamanla arttığını aktarırken “açlık sanatçıları” konseptine giriş yapmış. Kafka irdelemesiyle metnini sürdürürken Kafka’nın esinlendiği gerçek karakterin hikayesini de okuruyla paylaşan yazar, Giovanni Succi’nin kariyerini de aktarmayı ihmal etmemiş. İletişim teknolojisinin gelişmesinin açlık çeken kadın ve çocukların görüntülerine aşina hale gelmemizi sağladığını belirtirken giriş bölümünde açlık ve ona dayanabilme konseptini fazlasıyla yüceltmiş. Knut Hamsun ve Orwell irdelemesiyle devam edip açlığın esasen ölümle ilgili olduğunu vurgulamış. 1. Dünya ve 3. Dünya arasındaki fark fazlasıyla ironik bir anekdotla aktarılmış.



Açlık gibi her gün yaşadığımız bir konuyla ilgili olarak şaşırtıcı derecede bilgisiz olduğumuzun altını çizen metin, fizyolojik süreci aç geçirilen saatlere bölerek detaylıca anlatmış. Antonio Damasio alıntısı yapan yazar,iştahın biyolojik olarak doğmuş tecrübe ve kültürle şekillenmiş bir tutku olarak tanılarken yemek konusundaki şüpheciliğimizin bir omnivor savunması olarak evrimleştiğini belirtmiş. Kusma hareketinin sadece rahatsızlık verici bir düşünce ile başlayabileceğini, erkeklerin açlığa kadınlardan daha az dayanıklı olduğunu buna rağmen kadınların daha çok yeme bozukluğuna yakalandığını ifade edip arttırılmış iştahın yavaşlamış metabolizma ile birleştiği zaman çağımızın en büyük sıkıntılarından ( 1. Dünya sıkıntısı elbette ) biri olan “morbid obeziteye” dönüştüğünü aktarmış okurlarına.

İnsan vücudunun hayatta kalma mekanizmasına bağlı olarak kendini kilo kaybına karşı şiddetli biçimde koruduğunu belirtip gıda yardımı kavramına geçiş yapmış: “ Bazı Amerikalılar açlığı inkar ederken diğerleri çözüm olanaklarını sorgulamaktadır; muhtaç olanlara yiyecek verirsek, yiyecek, gıda temel bir hak ise onları çalışmaya ne teşvik edecek?”  Fiziksel açlığın ruhsal açlık için iyi bir benzetme olduğunu, vücudun tutkularını da kapsayacak şekilde kültüre yerleştiğini bu yüzden yoksunluk ayinlerinin ( oruç ) vücudun ruhla takas edilmesi sürecinde bir metafor olduğunu  eklemiş. Orucun psişik güçlerle ve spiritüalizm ile ilişkilendirildiğini ancak daha sonra alternatif tıp metotları arasında yer alacak biçimde şekil değiştirdiğini de okuruyla paylaşan yazar, tüketici olmayan terapi adı altında orucu her yönüyle irdelemiş.



Açlık grevlerine geçiş yaparken bu eylemlerin dünyayı utandırmak ve değiştirmek amacıyla yapıldığını vurgulayan yazar, bu eylemlere katılan insanların soyunup çıplaklıklarını dönüştürüp çaresizliklerini dünyaya sunduklarını, kavramların toplum ölçeğinde değişerek bu zayıflığın ( kelime ve mecaz anlamıyla ) bir güce dönüştüğünü ifade etmiş. 2. Dünya savaşına katılmayı reddeden vicdani redçilerin “ İyi savaşta” savaşmasalar bile cephedekilere yardımcı olacağına kanaat getiren bilim adamlarının ünlü “Minnesota Deneyleri” ni irdeleyen yazar okurunu dehşet içinde bırakıyor: “ Kuşaklarını kaderini paylaşmak adına denek oldular. Böcek öldürücü sprey ve tozları test etmek için bitli iç çamaşırı giydiler. Kendilerine kasıtlı olarak tifo,sıtma,zatürre mikropları bulaştırıldı. Hepatit çalışmalarının bir parçası olarak dışkı yuttular. Uç sıcaklık ve soğuğa dayanmaları istendi...” ‘. Dünya savaşı açlıkla ilgili araştırmaların yapılması için etiğin söz konusu edilemeyeceği koşullar sunmuş da olsa Varşova’da Yahudi doktorların Nazi zulmü altında açlık hastalığında ölümüne gün sayan hastalara mekik çektirmeleri gibi Minnesota deneylerini aratmayacak dehşetleri okuruna sunan yazar, herhangi bir görüş belirtmeden konuları kapatmış. Kıtlık ve açlığın antropolojik etkilerine kitabında son derece az yer veren yazar, bir sonraki bölümünde tabu konulara giriş yapmış.

Ukrayna’da 1932-33 yıllarında ve Leningrad kuşatmasındaki kıtlıkta yamyamlığın baş gösterdiğini, bugün en büyük nüfuslu ülke olarak görülen Çin’in 2000 yıllık kayıtlı tarihinde 1828 kıtlık bulunduğunu ve bu kavramın kültüre yerleştiğini belirtmiş. Kıtlık durumlarında “resmi olarak” çocukların satılabileceğine veya yenebileceğine karar veren Çin imparatorluğunun halk tekerlemelerinde bile yamyamlığın imalarının bulunduğunu gösteren yazar, okurunu buz kestiriyor: “ Degiş çocuğu pişir yemeği.( kendi çocuklarını yiyemeyecek kadar yufka yürekli insanlar komşularıyla çocuklarını değiştirirmiş...) 1958’de büyük kıtlıkta 40 milyon insanın açlıktan öldüğü kayıtlara geçen Çin, dünyanın en büyük 8. Ekonomisi olmasına ve gıda ürünleri ihraç etmesine rağmen Brezilya’da açlıktan ölen çocukların bugün dahi normal olduğunu ve ailelerinin bu çocuklara “Ziyaretçiler” olarak isim taktığını aktaran yazar, duygusal açıdan çok masraflı bir okuma sunuyor.
Sağlık sorunlarını açlığa ve kötü gıda politikalarına atfetmek istemeyen yönetimlerin bunu sinir hastalığı kategorisine çekerek koltuklarını koruduğunu,” Aç bir vücut güçlü bir eleştirmendir, oysa hasta biri kimseye karışmaz.” Alıntısıyla vurgulayan yazar, açlığın varlığının kabul edilmesinin siyasal intihar olduğunun altını sertçe çizmiş. Çocukların henüz deri rengi, kültür ve politikalarla ilgili ön yargılarla bağdaştırılmadığı için açlık sorununa “ ahlaki bir açıklık” getirdiğini ifade eden yazar, Kevin Carter ve ödüllü “akbaba” fotoğrafının perde arkasını yazmış. “ açlığın temel nedeni, gıda ya da toprak eksikliği değil demokrasi eksikliğidir. Aile içinde, köy ölçeğinde, ulusal ölçekte ve uluslararası ticarette.” Alıntısıyla sorunun temeline ışık tutan yazar aynı eleştirel tonu fazlasıyla iyimser olarak kurguladığı gelecek tablolarında veya çözüm önerilerinde yakalayamamış .(ekstra bilgi: şu anki üretim kapasitesi 11 milyar insanın tüm beslenme ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayacak durumdadır.)

Kıtlığın ve kültürün birleştiği bir başka durum olan İrlanda ve Aziz Patrick’in yaşamını irdeleyen yazar, İrlanda törelerinde yeri bulunun “tros cad ( mazlum veya yanlış yapılan kişinin hakkının tanınması için hukuksuzluğa neden olanın kapısı önünde açlık grevi yapması geleneği )” ı açıklamış. Kapitalizmin kükreyen savunucusu Malthusçuluğun ve açlığın doğallaştırılmasının etkilerini irdeleyen yazar, Büyük İrlanda Kıtlığı’nı anlatmış. Bu Kıtlıktan sonra açlığın bir hak etme sorununa dönüştüğünü, mevcut olan gıdayı yoksulların elde edecek paraları olmadığını,onları alamaya hak kazanmadıklarını vurgulayan yazar, düzenli bir aylığı veya sosyal yardımı olmayan muhtaçların hikayesi üzerinden “açlığın” kelime anlamıyla dünyayla olan ilişkimizi başlattığını belirterek metnini kapatmış. 40 sayfa kaynakça veren kitap, kimi yerde tonunu hafifleştirse de incelikli ve detaylı olduğu kesinlikle yadsınamaz. Etkilenmeden okumanın söz konusu olmadığını belirtmeliyim, iyi veya kötü bu kitap okurunu kesinlikle etkileyecektir.

6 Şubat 2015 Cuma

Masallar ve Toplumsal Cinsiyet, Özlem Melek Sezer


İktidarı sorgulayan değil, ona destek olan, fon ne kadar fantastik olursa olsun aşk ve aile ilişkilerinde bir kalıbı sağlamlaştırmanın ötesine geçmeyen, cinsiyetçi masalların daha fazla yayılmış ve kemikleşmiş olduğunu vurgulayarak metnini açan yazar, klasik masalın halk kültürünün billurlaşmış hali olduğunu belirtiyor. Otto Rank’ı alıntılayıp entellektüeller için bile eleştirel dikkatten uzak kalan masalın, hoşça vakit geçirme anlamıyla sınırlandırılıp çocukça ve bazen de niteliksiz bir sahtekarlık olarak nitelendirildiğini oysa masalın bilinç dışının simgeleriyle görünür yüzeyin altına karmaşık labirentler kurarak ikincil bir hikaye işlettiğini ifade ediyor.

“Bir zamanlar, ülkenin birinde, bir padişah yaşarmış...” söylemindeki “yer,zaman ve kişi belirsizliği” nin eleştirileri cezadan muaf tutma görevi aldığını, toplumun kadının mağdur olanını yücelttiği için, masallardaki iyi kadınların genelde zor durumda bulunduğunu, doğrudan savunma yapamadıklarını, koruma edinmek için hikayesinin sahiplenilmesini sağladığını böylece mağdur olarak yönettiğini, yüceltilip ve onandığını ifade eden yazar, Kadınların mağdur olması motifinin erkekte gizli kalmış bir arzuyu ortaya çıkardığını vurguluyor: Kahraman olma. Bataktan kurtarılan güçsüz, saf genç kıza hayatı öğretmek motifini de “önemli olma arzusuna” bağlıyor. Propp’u alıntılayan yazar, masallarda kişilerin adları ve niteliklerinin değiştiğini ancak eylemleri yada işlevlerinin sabit kaldığını belirtirken bu sayede masalların hem olağanüstü bir çeşitlilik hem de aynı ölçüde bir tekdüzelik sunduğunu okuruyla paylaşmış.



Masalların ödüllerini ancak bağımlı kadın tiplerine sunduğunu, bağımsız kadınları ise olağanüstü sınırlarına çektiğini ( cadılar, dev anaları, büyücü,peri kızı... ) , erkeğin temel  değerlilik ölçütü olan kahramanlığın iki getiriye sahip olduğunu ( ödül-kadın, sosyal statünün yükselmesi ) vurgulayan yazar, cinsiyetçi değerlilik ölçütlerine uyan karakterlerin nihai ödülleri evlenerek kazandıklarını, bağımlılık ve bağımsızlık dayatmalarına aynı anda maruz kalıp bocalayan kadının masalın “kurtuluş mitlerine” ( beyaz atlı prens vs. ) yaslanma ihtiyacı duyduğunu belirten metin klasik psikanalitik açılımlamalara sırtını dayamış. Metin; geleneksel masalda ilk öpüşmenin büyüsünün, çirkini güzele, yaratığı prense, ölümü hayata, kötüyü iyiye çeviren bir dönüşüm sağladığının altını çizip erkeğin evlenince kadına güzel geleceği ya da değişeceği ama bunun karısının sevgisine sabrına kadınlık başarısına bağlı olduğuna bağlandığını ifade edip “Güzel ve Çirkin, Pamuk Prenses” açılımlamaları yapmış.

Libido ve Thanatos kavramlarına fazlasıyla yüklenen metin,  masallarda bir ölünün öpülmesinin normal koşullarda dehşet verici olabilecekken dikkat bile çekmemesi, evrensel bilinçaltında  yerli yerinde anlaşılmasından kaynaklandığını belirtirken Jung atfı yapıyor. Yeni Freudçular kadar Avusturya ekolünün vurguları net bir şekilde görünürken prensesi ancak prensin öpebildiğini böylece sınıf düzeninin korunduğunu ifade eden yazar, ilk öpüşmenin pek çok anlatıda kadının uysallaşmasını sağlayan en keskin araç olarak kullanıldığını belirtiyor. Masumluğuyla tanınan Batı masallarının ilk metinlerinde öpüşme yerine “tecavüz” ün yer aldığını reddetmeyi nazla karıştıran pek çok tecavüzcü benzer söylemleri, tecavüzün kadının fantezisi olduğu kabulüyle tekrarlandığının altını çizen metin son derece cesur açılımlamalarda bulunuyor.



Ana hedefi çocuğu yetişkin yaşamına hazırlamak olan masalların, ağırlıklı olarak ergenliğin sona eriş sürecini konu edindiğini, insanlığın temel ancak kabullenilmesi güç itkilerini şık kurgular içinde arzu gibi masumluktan da vazgeçmeyi gerektirmeyen kurnaz bir zarafetle doyuma ulaştırdığını ifade eden yazar, Aşağılamanın dişilik özellikleri üzerinden yapıldığını belirtirken cadıların ya çok güzel ya da çok çirkin olduğunu aşağılama ve yüceltmenin bu yöntemle yapıldığını örnekliyor.Çocuk oyunlarının da kıza kalmanın, erkeğe gitmenin simgelerini aşılamak için dizayn edildiğini, kadının kahraman olduğu hikayelerde yolculuğa erkek elbiseleriyle çıkılmasının dışsal alanın ( evin, sarayın vs nin ) eril olana ait olduğunun açık bir kabulü olduğunu ekleyen yazar, erkeğin kötü dişi tiplemelerini çoğu zaman hileyle yendiğini, dev anasının memesinin emilmesinin ( oral fiksasyon vurgusu hariç ) tıpkı ilk öpücük gibi teslimiyete neden olduğunu belirterek cinsiyetçi alt metni okuruna sunmuş. Adler göndermesi ve açılımlamaları ile metnine devam ederken masalların görkem ihtiyacını zirvede bulunan tamlamalarla tatmin ettiğini örnekliyor : en güzel kız, en cesur, en güçlü, en yüce gönüllü kişi vs... Metin, başkaldıramayan çocuğun kahramanın zaferine ortak çıkarak doyum sağladığını, kahraman aracılığıyla ruhsal,sosyal, ve fiziki koşullarla mücadele yöntemleri hakkında bilgi edinmesine rağmen cinsiyetçi, kadını kadını ödül-nesne olarak gören, acımasızca, intikam ve iyi-kötü nün kolayca ayrılabilir olduğuna dair söylemlerin başarı için düşünmeye değil fiziksel gücün ve alt etmenin fethin önemli olduğu vurguları da metinle beraber düş dünyasına aldığının altını çizmiş.



Yazar, masalların genellikle mutlu sonu bahşedeceği kızın bunu hangi özellikleriyle hak edeceğinin açıklamasıyla başladığını, her kurban rolünü üstlenen karakterin de başına gelen felaketlerde ilahi bir yan arayarak teselli olduğunu ( kumarbazın yanılgısı ), erkeği aşırı yüceltmenin sorumluluktan kaçmanın mantıksallaştırılmış bir yöntemi olduğunu ifade ederken toplumsal cinsiyet dair söylemlerin ne kadar cinsiyetçi olduğunu net bir şekilde sergiliyor. “Sindirella Kompleksi” ni irdeleyen yazar, Beauvoir alıntısı yaptıktan sonra, esas olarak kadını denetim altında tutmanın politik aracı olan tecavüzün, kadını hem erkeğin karşısında temkinli olmaya hem bir erkeğin korumasına muhtaçlığa; genellikle de evlilik kurumu içine hapsolmaya ittiğini savunmuş. Masallarda yalnızca aşka hayranlık onay kapsamında verilir, aşk ne kadar yüceltilirse yüceltilsin bu aşkın doğal sonucu olan erotizm göz ardı edilmeye mahkumdur, bunun yakışık kalmadığı simgesi işlenecektir diyen yazar, ilk aşkın unutulmaz olduğu ideolojisiyle ve ikinci kadını kötüleyerek ilk evliliğin kutsanmasını savunduğunu bu şekilde aile geleneğini koruma altına alır ve en ufak değişimin azap verici olacağı özdeşlemesini yaptığını belirtiyor.




Masalın nihai ödülün anlamının değiştirebileceği ancak ödül alınacağına dair inancın sabit kaldığı fikrini oluşturduğunu, güzel kızların çocukluktan çıkar çıkmaz korunaklı bir evliliğe geçtiğini, böylece güzelliğin cinsel anlam edinmesinin yaratacağı sorunların ortadan kaldırılacağını ifade eden metin, erkeği dünyayı katlanabileceği bir forma sokmak adına, herkes tarafından arzu edilecek bir kadın hayal eder ancak kadının herkes tarafından arzulanmasına tahammülü olmadığı için algıları ayrıştırdığını ileri sürmüş: Sevilecek/yatılacak, evlenilecek/eğlenilecek, azize/fahişe, iyi/kötü, ev/ meyhane... Görüldüğü üzere Oedipal kompleksi açılımında fazlasıyla kullanan ve düalizmle süsleyen metin, varlığını cinsellikte bulabilen kişiler tarafından arzulanan cinsel obje kendilerinden uzaklaştıkça hınç duygusunun geliştiğini ve bunun şiddet olarak dayağa ve lince dönüşebileceğinin uyarısında bulunurken tüm gücüyle bir “catharsis” aramakta olduğu izlenimi veriyor. Kadın cinselliğinin sadece gençliğe sıkıştırılmasının gençlikte umutsuzca güzelliğe koşmaya ve sonunda yanlış yönlendirilmiş bir yaşlılığa sürüklenmesine neden olduğunu, esasında masalın her derde bir deva içerdiğini ve evliliğin sınıf atlamanın en hızlı ve en keskin sonuç veren yöntemi olarak kullandığını ifade eden yazar, irdelediği ünlü masalları kitabının en sonunda açılımlayarak metnini kapatmış. Toplumsal cinsiyet kavramını masalların alt metinlerinde kovalayan metin son derece güçlü bir inceleme olduğunu her sayfasında belli ediyor. Cinsiyetçi söylem ve alt metinlere açıkça saldıran kitap ve yazarı takdiri hak ediyor.

31 Ocak 2015 Cumartesi

Görevimiz Uzay Boşluğu, Frank Herbert



Tau Ceti’ye yapılacak zorlu yolculuk için kullanılan klonlar ilk 4 yolculukta başarısız olmuştur. 5 Dünyalı adlı gemi, “Otomatik Akıl Merkezi”'ni öldürüp komutayı ele geçiren mürettebatı sayesinde yolculuğa devam etme şansı bulmuştur. Bickel, başarısız kaptan Tim’in yerine yönetimi ele alıp yolculuğu tamamlayabilmeleri için biyolojik parçası olmayan tamamen mekanik bir zeka yaratma çabasına girişmiştir. Klonların yolculuğu tamamlayabilmek için mekanik, fiziksel ve psikolojik zorlukların üzerinden gelmeleri gerekecektir...


Yumurta şeklindeki uzay gemisi, “Koza”, demirden bir rahim temsili olarak okurun karşısına çıkarken, cam rahimlerde büyümüş klonlar üzerinden bolca Freudyen ima yürütülüyor. Klonların mal olarak kabul edildiği ve dikte edildiği kurguda klonlarla herhangi bir ilişki kurulmasını engellemek adına Ay üssü çalışanları tüm diyalogları camlar veya monitörler ardından gerçekleştiriyorlar. OAM’ın çıldırıp mürettebatı öldürmeye başlamasını yüce bilim adamlarının öngörememesi veya önemsememesi motifi klonların harcanabilir olduğu düşüncesini vurguluyor. OAM’lar bilgisayar arayüzüne bağlanmış kavanoz içindeki beyinler olarak Broca’nın beyni atfında bulunurken, Damasio’yu doğrular biçimde bedensizliğin şizofreni, yabancılaşma ve deliliğe neden olduğu vurgusu aynı zamanda mekanik bilinç yaratmanın önündeki güçlüklerden birini de işaret etmekte.



Bilincin ne olduğu ve tam olarak nerede başladığı sorguları çok sayıda metafizik ve nörofizyolojik irdelemenin geçtiği romanda sıklıkla geçmekte. Shakespeare atfı yapan yazar, yaşamanın tanımı konusundaki tartışmaları da inceleyerek metnini zenginleştirmiş. “Klonların ruhu var mı? Kopyalandıkları kişiyle tamamen aynılar ve aynı hafızaya sahipler mi?” gibi sorulardan metin boyunca genellikle uzak duran yazar, hipnoz ve klasik şartlanma gibi bilim adamlarının cephaneliklerini klonların üzerine boşaltarak buna benzer irdelemeleri boş bırakmış. Bickel karakteri, sınırları olmayan bilim adamı olarak sağlam ateist argümanlar yürütüyor; Prue, Descartesçi bir tahakküm unsuru olarak kendi bedeni üzerinden insan ruhu ve zihnine hükmetmenin yollarını arıyor, Flattery hem sosyal hem de tıbbi iktidar olarak ( papaz / rahip ) varoluşlarını sorgulayan klonları dini nutuklarla uyuytup görevlerinden başka şeyler düşünememelerini sağlamak rolünü üstleniyor. Bickel modern bir Dr. Frankestein iken Flattery karşı ağrılığı gibi davranıyor ve metafizik açılımlamacı ve dini fanatik olarak göz dolduruyor. Timberlake yaşamın kutsallığını vurgulamaktan başka boyutu olmayan zayıf ve tek boyutlu bir karakter olarak kurgulanmış, yolculuğun askeri yönünü temsil etmekte.




Yazım hataları sıklıkla göze çarparken, gerilimi son derece yüksek tutan metin okuru kendine bağlamayı başarıyor.Bilinci biyolojik süreçlerden ayırma çabası, algısal perspektifleri bilgi felsefesi ışığında ele alınmış. Huxley atfı yapan yazar, bilincin tersine mühendisliğine giriştiği zaman metin teknik bir kullanma kılavuzuna dönüşüyor ve elektronik mühendisi, yazılımcı veya çılgın bilim adamı olmayan tüm okurlar için salyangoz hızında gelişen bir laf kalabalığı oluyor. İnsan merkezcilikten son derece uzak olan roman ağırlaşan temposu ve fazlasıyla teknik dili ile okurunu kendinden soğutabilir. Roman HARD ( gerçekten ) SF türüne dahil ve Makineden Tanrı ( deus ex machina ) motifine fazlasıyla bel bağlamış durumda. Yolculuğun sonunda ortaya çıkan yapay bilinç klonların kendisine tapınmasını talep ederek metni kapatırken ortaya çıkan tutarsızlık metnin tümünü ve kurguyu tehlikeye düşürüyor. Klonların yapay bir bilinç yaratıp yaşanmaz olduğu iddia edilen bir gezegende ( ki yolculuğun 400 yıl süreceği sürekli belirtildiği halde sürmüyor.. ) medeniyet kurmalarının insan ırkına veya bilimin ilerlemesine ne gibi bir katkıda bulunacağı soruları havada bırakılıyor. Çok başarılı bilinç, din ve sosyolojik sorgulamalar dışında zayıf kalan, ortalamanın çok az üzerinde bir hard SF.