21 Aralık 2014 Pazar

Işık Tanrısı, Roger Zelazny



Uzak bir dünyada yeniden kolonileşmeye zorlanan insanlık, teknolojinin gücünü kullanarak tanrılaşmış ve özel yetenekler geliştirmiştir. Orijinal mürettebat teknolojik üstünlükleri elinde tutarak düşük teknoloji düzeyinde bir toplum oluşturmuş ve kendilerini ölümsüz tanrılar olarak taçlandırmışlardır. Aralarından bir tanesi, Sam, İblis tutan, Işık Tanrısı bu düzene son vermek istemektedir. Sürgün edildiği manyetik bulutsudan bilinci geri çağrılan Sam... Cenneti yıkmaya kararlıdır.



Hinduizmin tanrıları suretlerine bürünen elit kesim, zevk içinde dünyaya hükmetmekte. Yeniden yaşam döngüsünün olduğu Hinduizmin seçilmesi, teknolojik bir gelişme olarak kısmi ölümsüzlük sağlayan beden değiştirme ile desteklenmiş. Gelecek yaşamında kelime anlamıyla kurbağa veya köpek olabilme olasılığı insanları hizada tutmaya yardımcı oluyor. “Science fantasy’nin en güzel örneklerinden olan kitap, kavramlarını son derece dengeli kullanmayı başarmış.

Sam’ı geri getirmek için büyük kumar oynayan Gece tanrıçası Rarti ve Ölüm Tanrısı Yama, Sam ile beraber cennetten kovulmuş diğer tanrılar. Sam’in zihni manyetik bulutsudan çağrıldığında ete kemiğe bürünse de zihni hala uzaklarda, bunu aşmak için onun dünyevi zevklerle kuşatılması, tersine aşkıncılık ve hedonizm atıfları yapan öğeler olarak okurları gözüne çarpacaktır. Ölümlülüğünü hatırlamak adına ( memento mori ) gereksiz risklere giren Sam, sıklıkla bilgi ve ahlak felsefesine atıflarda bulunan nutuklar atıyor. Gnostik görüşlerin hakim olduğu ifadeler gece rahipleri üzerinden aktarılmış. Tanrılara yüksek frekanslı duaların yollandığı, duamatiklerin olduğu bir dünyada saf dindarlık ve göstermelik dindarlık bir böceğin yaşamı üzerinden tartışılmış. Kimi yerde çok ciddi sorular soran ( “düşünce / niyet mi suçtur yoksa eylem mi ?” ) metin altyapısının dolu ve kurgusunun sağlam olduğunu her sayfasında belli ediyor.



Psiko sondalar sayesinde mahremiyet kavramı yok olmuş, bu makinelerle zihin okuyan Karma efendileri, kişinin gelecek yaşamında giyeceği beden karar verme yetkisine sahip elit bir ruhban takımı olarak portre edilmiş. Zihin aktarımı, bedenleri sadece kıyafete çevirirken ruhlar göçebe olmuş ki çilecilikle desteklenen Hindusizm pantheonun beslendiği ana kaynak da bu. Bilgi felsefesinden çok güçlü argümanlarla epidemiyoojik açılımlamalar yapan metin,popülist postülatlarını Sam üzerinden yürütüyor. Devrim için gerekli olan şartların sağlanması için çileciliğin şekillendirdiği toplumun değişmesi gerektiğini fark eden Sam, Budizmi topluma katıyor. Aşkıncılıka gönderme yapan ifadeler Budist geleneğin ifadeleriyle aktarılmış.



Jan Olvegg, Tanrılardan ateşi çalan modern bir Prometheus olarak resmedilmiş. Yaşam kalitesi üzerinde kelime anlamıyla belirleyici olan tanrılardan biri olarak Yama etik sınırlamaları tanımayan bilim adamı olarak aktarılmış. Dünya’yı bir avlak ve geneleve çeviren tanrıların bir hediyesi olan beden değişimi, yaş, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, aile ve evlilik kavramlarını ciddi biçimde erozyona uğratmış. Gandhi göndermesi, Sam’in pasif direnişi kullanmasında görülebilir ( Bhagavad Gita atfı olarak da algılanabilir tabi ). Gizli Kayıp Cennet atfı yapan yazar, Sam’in iblislerin -ki kendileri dünyanın yerlileri olan yaşam formları idi- zincirlerini kırıp cenneti işgal etmek niyetinde olduğu motifini başarılı bir şekilde kullanmış. Çok güçlü düalist argümanlar yürüten yazar, Taraka ve Sam’ın birbirlerinde hapis olması motifinde gizli Nietzsche atfında bulunmuş ve en başarılı motifini esaret pasajlarında kullanmış.



Doğa üzerinde tahakküm arzusu akıllı kent ve ormanların biyolojileriyle oynanmış canlılarına geçtiği pasajlarda görülebilir. Doğal seçilim döngüsünü kıran teknolojik üstünlükler, düzen ve medeniyet ile bağdaştırılırken, doğa kaos ve vahşi bir varoluş şekliyle tanımlandığı metinde Hobbesçu bir yaklaşım hakim. Jung atfı yapan yazar, esasen Hristiyan olan bir Kara tanrı kurgularken hoş bir ironiye yol açmış. Nirriti, aynı zamanda yaşayan ölülerin de efendisi. Keenset Savaşında teknolojik bilgilerin halk inmesiyle endüstriyel devrimin yolu açılmakla beraber, yeni yetme tanrılar, eskilerin gücüne denk değil. Cennetin gücündeki ciddi gerileme kara tanrının cennete yürümesiyle son buluyor. Tüm metin boyunca Cennete savaş açmış olan Sam’in Tanrılarla işbirliği yapması ve sakin bir geçiş süreci için pazarlık etmesi, metnin tüm argümanlarını suya düşürmese de okura soğuk duş etkisi yaptırabilir. Genelinde aldığı ödülleri sonuna kadar hak eden dolu, ve güçlü bir metin. Bilim kurgu hayranları “ Science fantasy” nin en güzel örneklerinden olan kitaptan ziyadesiyle keyif alacaktır.

13 Aralık 2014 Cumartesi

Vakıf İleri, İsaac Asimov



Seldon’un kaçışı ve Wye bölgesinde başarısız olmuş darbe girişiminden 8 sene sonra, Sterling Üniversitesi’nde Matematik bölüm başkanlığı yapan Hari, Yugo Amaryl ile birlikte psikotarihi geliştirmektedir. Yükselen bir hareketin lideri olan Joranum, psikotarihi açıkça talep eden tehlikeli bir demagog, fikirlerini ialn etmekten çekinmeyecek kadar  da kibirli. Popülist akımın demagog liderin yarattığı politik gerilimi istemeden de olsa üzerine çeken Hari, sessiz sakin kuramını geliştirmek için Demerzel’e yardım etmek zorunda kalır...

Raych’ın kimlik bunalımı ve rolleri arasında seçim yapamayacağı endişesi  ailevi gerilimi de metne bir motif olarak katarken, politikanın çirkin yüzünü alaya alan yazar, karalama kampanyaları gibi manevraları da  güldürü öğesi olarak kullanmış. Cleon’un krizi çözdüğü için Demerzel’in yerine Hari’yi başbakan ataması ortayaşlı tarihçiyi daha çok göz önüne çıkarmak dışında bir işe yaramıyor. Sadece bilgiye sadakat duyan ve sağlıksız biçimde, saplantılarına gömülen Yugo, genç bilim insanlarına ibret öğesi olabilir.Siphos atfında bulunan yazar, toplum mühendisliğinin ilk adımlarını atan hari üzerinden termodinamiğin 3. Yasasına da gönderme yapmış. Entropi her geçen gün Trantor’da daha çok kendini gösterirken yazar Ortaçağ’a özgü, hurafelere inanç ve dogmatizmle de dalga geçmiş.

Joranum’un sağ kolunun vahşi bir darbe planlıyor oluşu ve Namarti karakteri üzerinden Makyavellizm eleştirilmiş. Malthusçu önermeler, Trantor’un nüfus sorunundan bahsederken su yüzüne çıkmakta. Din ve mistisizm sorgusuna giren yazar, Mandell Grubar karakteri üzerinden bireyselcilik vurgusu yapmış ve tek bir bireyin her şeyi değiştirebileceğini belirtmiş. Projesi büyüdükçe akademik kıskançlık ve komplolarla da yüzleşmesi gereken Hari’nin torununun bir telepat olduğunun ortaya çıkmasıyla İkinci Vakıf’ın da temelleri atılıyor.



Çağının ilerisinde her bilim insanı gibi sözlü ve fiziksel şiddete maruz kalan Seldon, romantize edilen bilim adamı motifi olarak işlenmiş. Düalist ifadeler ve argümanlar Seldon Planı’nın Birinci Radyant’ında vurgulanırken metinde de yoğunlaşan entropi, karakterlerin yaprak dökümüne neden oluyor. Tuğla tuğla kurulan Vakıflar ve Seldon Planı’nın mirasıyla umut dolu bir kapanış yapmaya yeltenen yazar, yazdığı en hüzünlü Vakıf romanının etkisini henüz üzerinden atamamış okurlarına aktarmak istediği son vurguları aktaramıyor. Hari’nin son sözleri okuruna duygusal bir yumruk gibi iniyor. Böümlere ayrılmış olan roman, tanıdık karakterlere tek tek veda ederken okurunda güçlü bir iz bırakarak seriyi kapatıyor. Hard SF hayranlarına tam bir şölen.

12 Aralık 2014 Cuma

Vakıf Kurulurken, İsaac Asimov


Heisenberg’in belirsizlik ilkesine atıf yaparak metnini açan yazar, efsanevi karakter Hari Seldon’u zamanının imparatoru Cleon’un karşısına çıkarıyor. Seldon’un gençliğine tanık olduğumuz olaylar serisi Yerini güçlendirmek isteyen imparatorun geleceğin mühendisliğinin yapılıp yapılamayacağını öğrenmek istemesiyle başlıyor. Newtonyan fizik ve kuantum fiziğinin karşılaştırılması üstü kapalı olarak yapılırken statü sorgusuna da girmeyi ihmal etmeyen yazar, pastoral bir özlemi tasvirlerinde can bulduruyor.

 Elitizm eleştirisini Cleon üzerinden götüren Asimov, fazla bolluğu can sıkıntısı ve intihar  arzusuyla ilişkilendirerek Roma döneminin çöküşünü fazlasıyla dramatize etmiş. Hummin karakterini geçit bekçisi rolünde kullanan yazar, Seldon’un gözlerini açarak Galaktik İmparatorluğun çökeceği vaadinde bulunuyor. Metninde askeri harcamaların altyapı ve sağlık alanlarına kaydırılmasını sıkı şekilde savunan yazar, Sterling Üniversitesi gibi eğitim kurumlarını kutsal bir konuma taşıyarak devletin bu kurum üzerinde güçsüz olduğunu belirtirken sarsılmaz ve dokunulmaz bir bilim yuvası hayali kuruyor.



Statü derdi olmayan kıdem çatışması yaşamayan üniversite fikri gerçekten “fantezi” de kaçsa, yazarın kend hayatına atıf sayılabilecek motifler metnin kimi yerlerinde son derece ön plana çıkıyor. Aşırı uzmanlaşmanın bilgiyi ulaşılamayacak bir konuma getiridiğini savunan Asimov, meteoroloji ve “psikotarih” arasında bağlantı kurarken ikisinde doğaları gereği kaotik olduğu gerçeğinden yararlanmış. Küresel ısınma uyarısı ve çevreci endişeleri dile getiren yazar, Trantor’u yapay bir rahim olarak tanımlarken Freudyen imalarla donatsa da çok ciddi sorular sormayı ihmal etmemiş: Tamamen rastlantısal bir durum kurala dönüşebilir mi? Kaos kendi içinde düzenli mi? Buna benzer laf arasında geçen ifadelerle tuğla tuğla kurulan psikotarihi irdelemek hayranları için ayrı bir zevk olacaktır.

Seldon’un düştüğü paranoyayı gergin atmosferle destekleyen yazar, Psikotarih’i dah küçük ve yoğun bir imparatorluk modelinde bir metropolde ( trantor) denenebileceğini ifade ederken Einstein-Bose Yoğuşuğu’na atıfta bulunmakta. Konformizmin uç noktaları Mycogen’li tüysüz birörnek halkta işlenirken yazarın klostrofilik görüşleri bu bölümlerde su yüzüne ( ya da metin?? ) çıkıyor. Gizli Orwell atfında bulunan metin, determinizm ve özgür irade tartışmasını işlerken Dors Venabili özgür iradeyi temsil ederken, Hari Seldon ise determinizmİ savunma rolünü üstlenmiş ( çok ironik bir motif ) Marx alıntısı yapan yazar, yoksul ve düşkünlerin dini inançlarına bağlılığını irdelemiş. Hırçın bir di sorgusuna giren yazar, kültürel görelilik gibi konuları metninin dışında bırakmamış ve Laplace alıntısı ile son görüşünü şekillendirmiş. Erotik kurgu oyunlarına başvurmasında geç dönem eseri olduğu anlaşılan metin geç Viktoryen ahlak kalıplarına saldırmış.




Popülist argümanları Yugo Amaryl üzerinden yürüten yazar,Dahl’da kabaran isyan hareketi üzerinden Fransız Devrimi’ne atıfta bulunmuş ve devrim sonrasına dair postülatlar yürütmüş. Dahl polisinin kötü muamelesi, otorite ve adalet sorgusu motifine taban oluştururken , önemli karakterlerden biri hakkında ardında fazlasıyla ipucu bırakan yazar, hoş bir kurgu oyunu ve romantik bir sonla metnini kapatmış. Tam bir hard SF olan roman, psikotarihin yarıtanrısı Seldon’un kuramı ve maceralarını merak eden tüm Vakıf hayranlarını tatmin edecektir.

11 Aralık 2014 Perşembe

Mikrobun Keşfi, John Waller


Hippokrates ve Galenos’un yolundan giden 18. yy doktorları doğal olmayan etmenlerin, doğa yasalarını çiğnemesi sonucu vücut sıvılarının alt üst ederek hastalığı yol açtığını düşünüyordu diyerek metnini açan ve geçmişin tıbbi yaklaşımına ışık tutan yazar, tıbbın sahip olduğu kusturucu, idrar söktürücü ve müshil cephaneliğinin nedenini vücut sıvılarının dengelenmesi dogmasından çıktığını açıklıyor okurlarına. Dönem doktorlarının insan vücudunu hidrolik bir makine gibi gördüğünü bu yüzden enflamasyona savaş açmanın önemine inandıklarını vurguluyor. Doktorların farklı tıbbi geçmiş ve yaşam tarzına sahip hastalarında dahi etmeni içeride değil dışarıda arıyordu dolayısıyla her hastaya özel bir tıbbi neden uydurulduğunu belirten yazar, aynı zamanda aşağılık kompleksiyle desteklenen doktorların hasta ziyareti yapması, zengin hastaların başucunda saatler harcamaları ve sadece bir hastaya bakmaları gibi nedenlerden ötürü ortaya çıkan hastalığı fark edemediklerini  ve koşulları bireyselleştirdiklerini belirtiyor.



Zehirli inorganik parçacıkları “miasma” olarak tanımlayan tıbbın hala bulaşma kavramına uzak olduğunu ancak “Kara Veba” dan sonra bulaşma algısının oluştuğunu belirten yazar, Avrupa’da bilinen ilk bilinçli aşının 1721’de çiçek hastalığına karşı İstanbul’da öğrendiklerini uygulayan bir İngiliz aristokrat tarafından yapıldığını da eklemiş. 1700’lerde morgdan önceki son durak olan hastaneler, hastaların ölmeyi bekledikleri lağım çukurlarından farksız olduğunun ve Fransız Devrimi’nde varlıklı hastalar da can verdiği için doktorların hastane ziyareti yapmaya fırsat bulduğunu söyleyen yazar, modern tıbba okurun şükretmesini sağlıyor.

Hastaya gösterilen itaatin azalmasıyla toplumsal nezaket kurallarının aşındığını ve böylece fiziksel muayenenin ortaya çıktığını belirten yazar, her yıl yüzlerce kadavrayı kesip biçme lüksüne kavuşan doktorların hastalıkları daha yakından incelemesinin mümkün olduğunu ifade etmiş. Bulaşma savının kaydını tutan ve savunan ilk doktorun İskoçyalı Alexander Gordon ( 1789) olduğunu ekleyen yazar, İgnaz Sammelweis’in karşılaştırmalı araştırma yaparak loğusa hummasının ( kendi hastanesinde ) neden kaynaklandığını bularak bir adım daha ileri gitti diyen yazar, doğumların otopsi odasından doğruca doğumhaneye giden tıp öğrencileri tarafından yapıldığını da eklemiş. John Snow’un modern epidemiyolojinin temellerini atan çalışmasını açıklayıp Liebig ve Pasteur arasındaki yarışmaya geçmiş.

Isının kontrol edilmesiyle ve mayalanmanın organik bir süreç olduğunun ortaya çıkmasıyla üne kavuşan Pasteur’ün , ipekböceklerinin hastalığını incelerken  sekonder zararlanma ve eradikasyonu da keşfettiğini belirten yazar; 1870’lerin sonlarında doktor ve cerrahların bugün aşina olduğumuz sterilizasyon ve güvenlik önelmlerini kulanmaya başladığını ifade etmiş. John Lister’in karbolik asidi keşfetmesi, Robert Koch’un belirli mikroorganizmların belirli hastalıklara yol açtığını kanıtlamasıyla ağır darbeler alan “miasma” algısının parçalanmasının yakın olduğunu, Pasteur’ün şarbon aşısını Roux ( yardımcısı) ve Touissant( rakibi ) yardımıyla bulmasıyla iyice gözden düştüğünü  belirtmiş. Koch’un ünlü 4 postülatını aktaran yazar, lab kültürlerinin geliştirilmesi ve verem mikrobunun izole edilmesi gibi sıçrama noktalarını okuruyla paylaştıktan sonra, bir çok ölümcül hastalığın toplumun fakir kesiminde daha çok görülmesinin seçkin sınıfların hastalıkları tembellik ve kişilik zaaflarına yormasına bunların ahlaki bir ceza olarak görmesine neden olduğunu eklemiş. (“İnce hastalık” son derece zarif seçkin ve soylu insanları da hedef aldığı için bu görüş de aynı zamanda darbeler almış.)



Pasteur’ü yaşamını okuruyla paylaşan yazar, tifo araştırmaları sırasında bağışıklık proteinlerinin keşfedildiğini, birçok doktorun vücudun bağışıklık mekanizmasının ancak yaşayan bir mikropla aktive olacağı düşüncesine saplandığını ancak Richard Pfeiffer’ın bu görüşü yıktığını da ekleyen yazar, 20 yıl içinde ( 1879-1899) tıbbın hiç bu kadar derinden ve hızlı bir değişim geçirmediğini vurgulayarak tıbbın artık bir sanat değil bir bilim halini almasıyla değişim ve gelişmelere daha açk olduğunu ifade etmiş. Yazar, günümüzün tuvalet , sanitasyon, mikrop korkusu gibi konularına değinerek metnini kapatmış.

Bilim tarihiyle ilgilenen okurlar için tam bir şölen.

6 Ekim 2014 Pazartesi

Merkezden Gelen İstilacılar, Brian Stableford



Asgard’ın alt katmanlarına inen yeni bir yol bulan Mike zengin olmuştur. Köklerine dönmek isteyen Rousseau, Asgard’a gelirken kullandığı gemiyi tamir ettirip Dünya’ya doğru yola çıkar. Uranüs açıklarında Yıldız Gücü tarafından tutuklanan Rousseau, firarla suçlanmaktadır. Katılmadığı , milyonlarca km uzağında olduğu bir savaşın firarisi olarak tutuklanan Rousseau aslında Yıldız Gücü değil Tetronlar tarafından aranmaktadır. Asgard’ın merkezinden gelen bir işgal gücü yüzeyi ele geçirmiş Tetronları kaçmak zorunda bırakmıştır. Susanna Lear tarafından yüzbaşı rütbesi verilen Rousseau, kendi özel timine eğitim vermekle ve işgal gücüyle temas kurmakla sorumludur. Firari olarak alıkonulduğu kuruma yüzbaşı giren Rousseau eve, Asgard’a geri dönmektedir...



Tetron yasalarının Dünya’da geçerli olmaması, kültürel perspektifin vurgulanması gibi detaylar kurguyu zenginleştirirken mota mot çeviriler okurun gözünü yorabiliyor. “Panspermia” kuramına Uranüs’ün halkalarında bulunan organik moleküller üzerinden atıfta bulunan yazar, insan merkezci bakışı eleştiren bir evrim teorisi kurgulamış. Tetronlar’ın onlara yardıma gelmiş Yıldız gücünü istilacılarla bir tutup burun bükmeleri, kendi savaşlarını taşere etmekteki başarıları çok ciddi politik uyarı ve yergileri içinde barındırmakta. Tüm askeri diyaloglarda açık bir Dunning-Kruger sendromu göndermesi yapılan meti, termodinamiğin 3. Yasasını da alıntılamış. İstilacılar tarafından tekrar tutuklanan Rousseau’nun yolculuğu açık bir yer altına yolculuk motifi olarak okurun karşısına çıkarken metin merak öğesini hakkını vererek kullanıyor. Kuramlardan biri Asgard’ın insansılar için bir gen havuzu / lab / habitat olduğu üzerinde şekillenirken burada bulunan ırklardan birinin neden Asgard’a hakim olamadığı şüphesi havada bırakılıyor.




Tetronların mirasçısı olmadıkları bir dünyayı yönettiği göz önünde tutularak işgalci olarak betimlenen Neo Neanderthal ırk insansılaştırılmış. Malthus atfı ve nüfus problemi üzerine argümanlar yürüten metin şaşırtıcı kurgu oyunlarıyla göz dolduruyor. Rousseau biyolojik savaş için habersiz kullanılan bir vektör yerine konduğunda Tetronlar su çiçekli battaniyeler dağıtan bir ırk olarak daha net şekil alıyor okurun gözünde. Yıldız Gücü, hiçbir ilgisi olmayan bir savaşta 3. Taraf olmaya zorlanırken ilk kitaptan tanıdık karakterlerde kurguya dahil ediliyor. Sherlock Holmes ve Prometheus atfı yapan yazar, metnin sonlarında gerçeklik sorgusuna da girmiş. Tünel faresi Rousseau’nun Asgard’ın “tanrılarıyla” tanışması daha fazla soruyu ortaya çıkarırken kurgu sürükleyiciliği ve temposuyla okuru tatmin ediyor.

5 Ekim 2014 Pazar

Vakıf ve Dünya, İsaac Asimov



Gelecek için Gaia’yı seçen Trevize, süper bir kovanzihnin harcanabilir bir parçası olması düşüncesini kaldıramamaktadır. Dünya ve kayıtlarına dair sırların yaptığı seçimi daha mantıklı kılacak bir bilgiye erişmesini sağlayacağına inanan Trevize, yanında Bliss ve Janov’la birlikte 20 bin yıldır yeri bilinmeyen bir folklor olgusunu aramak için yola çıkarlar...

Gelecek nesillerin elinden özgür iradeyi aldığı için suçluluk duyan Trevize aynı zamanda konformizm eleştirilerini de kovan zihin üzerinden yürütülmesine aracı oluyor, doğaya karşı medeniyet, bireye karşı toplum tartışmaları da Bliss ve çeşitli karakterlerle yaptığı iletişimlerde açığa çıkıyor. Bliss üzerinden insanlık sorgusuna giren yazar, Gaia’nın trevize’yi gerçeğe ulaşmak için bir araç olarak kullanmasında nesne-özne nin karıştırılmasını tersten işlemiş. Gizli Orwell alıntısı yapan metin, akademik dogmatizmi eleştirmiş. Trevize son derece kendine haklı bir karakter olarak portre edilirken doğaya karşı medeniyet tartışmasında taraflar tersine çevrilmiş: Gaia doğal çeşitliliği yok etmiş ve uniformlaştırmış bir doğal güç olarak kurgulanmış. Comporellon geç Viktoryen imaları olan baskıcı bir gezegen olarak kurgulanırken Bakan Lizalor üzerinden statü eleştirisi yapılmış ve bireycilik vurgusu giyim kuşama yansımalarıyla ima edilmiş. Kurgusunda ( okurları bilirler ) pek fazla erotik öğe barındırmayan Asimov bu kez sıklıkla kullanmış, tarzına ters düştüğü için iğreti duran öğe kültür şoku motifini de destekliyor.



Geleceği olmayan toplumların geçmişe döndüğünü vurgulayan metin, “Baley dünyası” terimini kullanarak Robot serisine atıfta bulunuyor. Uzayda nirengi noktaları almanın önemi yolculukla ilgili bölümlerde sıklıkla vurgulanan bir konu olarak okurun karşısına çıkacaktır. Seldon planı üzerinden batıl inanç ve din eleştirisi yürüten yazar, Plan ve Heisenberg’in Belirsizlik ilkesi arasındaki benzerliğin altını da çizmiş. Kişisel silahlanma karşıtı ve psifist görüşler Bliss’in ( dolayısıyla Gaia’nın ) ağzından aktarılırken Solaria, bireyciliğin ve dizgini kopmuş bencilliğin doruk noktası olarak işlenmiş. Genetik mühendislik ile hermafrodite dönüşen Solaria insanı en ufak insanı temasta ari bir toplumun geleceğini güzel portre ediyor. Robotların  her işi yürütmesinin insanları hedonizme ve şımarıklığa ittiği argümanını savunan metin, insan kavramlarını insanların uygulaması gerektiğini de tartışmış. Robotların polisliğine terk edilen bir dünyada hiç merhamet yok.




“Dünyadışı Uygarlıklar” kitabında olduğu gibi Trevize’nin uğradığı her gezegende yaşamın ortaya çıkması ve devamlılığı üzerine yapılan tartışmalar aynı zamanda uzaya açılacak kadar gelişmiş medeniyetlerin koşullarının irdelenmesini de içeriyor.   Metinin ortasından sonuna kadar Trevize’nin Fallom’a duyduğu rahatsızlık insanmerkezci görüşün net bir aktarımını içermekte. İnsan merkezci görüş sıklıkla eleştirilse de metinde birey ve varoluş onanıyor.  Diğer zeki türlere karşı tek savunmanın tüm evrene yayılmış bir Gaia olacağı argümanı, dışarıda başka zeki türler olabileceği, hatta uzun zamandır aramızda yaşıyor olabilecekleri şüphelerine ev sahipliği yapıyor. Robot serisinin kahramanları metin içinde atıflarla onurlandırılıyor ve şoke edici bir kurgu oyunun da tam ortasında bulunuyor. Diğer Vakıf romanlarından daha az sürükleyici olmamakla birlikte aynı tadı uyandırmakta eksik kalsa da başarılı bir eser.

4 Ekim 2014 Cumartesi

Olanaksızın Fiziği, Michio Kaku



Yazar metnini açarken, bilim ilerledikçe, bilgi seviyesi arttıkça “olanaksızın” terim olarak doğasının sorgulanması gerektiğini belirtip kitabını üzerine kurduğu Olanaksızları 3’e ayırmış: 1. Sınıf olanaksızlıklar, günümüzde mevcut olmayan ve  fizik yasalarına aykırı olmaya teknolojiler ( ışınlanma, antimadde motorları, psikokinezi, görünmezlik, telepati ), 2. Sınıf olanaksızlıklar geçekleşmeleri için binlerce veya milyonlarca yıla ihtiyaç duyan teknolojiler (hiper uzayda yolculuk, zaman makineleri ), 3. Sınıf olanaksızlıklar ise fizik yasalarına net olarak aykırı olan teknolojiler...
İlginç ve akıcı bir önsöz ile metnine başlayan yazar, “Uzay Yolu” alıntısı ve atfı yaptıktan sonra, Kuvvet alanı teriminin Michael Fraday’ın çalışmalarından ortaya çıktığını, Faraday’ın alan kurmanın dilinin çağdaş fiziğin tamamını oluşturduğu belirtmiş. Evrene hükmeden 4 ana kuvveti kısaca açıkladıktan ( kütleçekimi, elektromagnetizma, zayıf ve güçlü nükleer kuvvetler ) sonra gazların yüksek sıcaklıklara kadar ısıtılıp faz değiştirerek oluşan plazmanın manyetik alanlar aracılığıyla şekillendirilebileceğini, mekik pistlerini dış uzayın vakumundan ayırmak için “plazma  penceresi” nin yapılmasının mümkün olduğunu ancak bilim kurguda sıkça geçen kuvvet alanları için birden fazla teknolojinin katman halinde kullanılması gerektiğini ifade etmiş. Manyetik ladırmanın bugünün teknolojisiyle mümkün olmadığını belirten yazar, “Geleceğe Dönüş” ( kendisi de hardcore fanıdır ayrıca ) atfı yapmış. Mark Twain, Wells, Tolkien atıflarında bulunana yazar, Maxwell’in ışığın gizemini çözdüğünü belirtmiş. Flash Gordon, Platon atıfları yapan yazar, görünmezlik için üç boyutta ışığı bükebilecek, pek çok frekansı büken metamalzemeler yaratılması gerekeceğini vurgulamış. Moore yasasına atıfta bulunan yazar, nanoteknoloji konusunda anahtar konulardan birinin bu konuda milyonlarca yıl önce uzmanlaşmış olan doğanın taklit edilmesi gerektiğini belirtmiş. Hologramların doğasını açıklayan yazar, Feynmann atfında bulunup, Wells’in “Görünmez Adam” ındaki gibi diğer boyutlar vasıtasıyla görünmezliğin şu anki teknolojimizin çok ötesinde olduğunun altını çizmiş.



“Işın Tabancaları” nın bilimkurgu edebiyatına Wells’in “ Dünyalar Savaşı” romanıyla girdiğini söyleyen yazar, bir zamanlar lazer ışınlarında olduğu gibi eşevreli odaklanmış ve tekdüze ışın demetlerinin yaratmanın imkansız olduğuna inanıldığını ancak kuantum devrimi ile bu durumun dğiştiğini vurgulamış. Planck, Einstein, Bohr, Heisenberg, Schrödinger ve Newton atfı yapan yazar, sade ve etkili örneklemelerle açıklama yapmış. Taşınabilir bir enerji ünitesi ve kararlı bir lazer malzemesi yaratmada karşılaşılan sorunlar yüzünde günümüz teknolojisi “ışın tabancaları”nı yaratmaya uygun değildir. Henüz.. Ancak “Plazma Üfleci” adı verilen teknikle “ışın kılıçları yapılabileceğini de eklemiş yazar. Oppenheimer ve Teller atfı yapan yazar, ölmekte olan bir yıldızın hayal edilebilecek an güçlü ışın tabancasına dönüştürülebileceğini belirtmiş. “Işınlama” nın bilimkurgu edebiyatında ilk kez 1877 yılında ortaya çıktığını belirten yazar, Sir Arthur Conan Doyle atfında bulunmuş. Birini ışınlamak için, canlı bir vücuttaki tüm atomların yerinin kesin olarak bilinmesi gerektiğini belirten yazar bunun “Heisenberg’in Belirsizlik İlkesini” ihlal edeceği yönündeki ilk itirazlara karşın, kuantum kuramı ile mümkün olduğunu belirtmiş. Kuantum kuramı olmaksızın atom ve moleküllerimizin anında dağılacağını söyleyen yazar, sinemanın ışınlanmayı 1958 yapımı “Fly” ( sinek ) ile keşfettiğini ama popülerliğini Uzay Yoluna borçlu olduğunu vurgulamış. Douglas Adams atfı yapan yazar, “kuantum dolanıklığını” ve “EPR Deneyini” açıklamış. “Bose-Einstein yoğuşuğu” yöntemi atomların dolanıklaştırılmasının gerekmediği için büyük umut vaad ettiğini söyleyen yazar, ilkesel olarak bakıldığında ışınlamanın önünde engel olmadığını ancak yüzyıllar sonra gerçekleştirilebileceğini belirtmiş.



A.E. Vogt ve Asimov atfı yapan yazar, 130 yıllık dönem boyunca parapsikolojik olaylara dair yapılan araştırmaların sonuç vermediğini belirtmiş. İlk insan makine arayüzünü anlatan ve Donoghue atfı yapan yazar, bilgisayarı kişinin zihniyle kontrol etme sorununun artık olanaksız olmaktan çıktığını vurgulamış. Da Vinci, Capek, Turing, Clarke atfı yapan, yazar, bilimkurguda geçen robotları üretmenin zorluklarını açıklamış. Biyoloji ve fiziğin zor yoldan deneme ve yanılma yöntemiyle dünya ile etkileşerek öğrennildiğini ancak robotların bu deneyimi yaşamadığını belirten Kaku, makinelerin bilinç sahibi olup olamayacağı konusunda görüş birliği olmadığını, hatta “bilinç” konusunda dahi henüz görüş birliği olmadığını söylemiş. Bu yüzyılın sonuna doğru gerçekleşmesini uygun görmüş. Antonio Damasio, Dostoyevski atfı yapıp bir bilgisayarın 4 yaşındaki bir çocuk düzeyinde aklıselim sahibi olması için milyonlarca satırlık kod gerekeceğini de vurgulamış.




Orson Welles atfı yapan yazar, Kardashev ölçeğini açıklamış. Uzaylıların biyolojik gereksinimlerine dair spekülasyon yapan Kaku, Drake denklemine göre galaksimizde 100 ila 100000 gezegende zeki yaşam bulunduğunu belirtmiş. Pencereleri ve iniş takımları görülen çok bilinen bir Ufo fotoğrafına atıfta bulunan yazar, aslında bu uçan dairenin üzerinde değişiklik yapılmış bir “piliç besleme makinesi” olduğunu okuruyla paylaşmış.Evrenin bir ucundan diğerine araçlar gönderebilen bir uygarlığın kesinlikle Von Neumann robotları kullanacağını ve nanoteknolojide  gelişmiş olacağını ifade eden yazar, Yıldız gemileri yapmak için (filmlerde romanlarda anlatıldığı gibi ), iyon,plazma motorları, güneş yelkenleri, Ramjet füzyon motoru, nükleer elektrik roketi, nükleer darbeli roketler gibi teknolojileri araştıran ve okuruyla paylaşan yazar, Heinlein ve Clarke atfı yapıp “Uzay asansörü” nden bahsediyor. Kriyojeni nin gelişmesi için onlarca yıla ihtiyacı olduğunu aktaran yazar, Sakharov ve Dirac atfı yapıyor ve geleceğe doğru zaman yolculuğunun mümkün olduğunu deneysel olarak da kanıtlandığını belirtiyor. Zaman yolculuğunu için TOE’nin ( herşeyin teorisi ) nin anlaşılması gerektiğini belirten yazar, membran kuramını irdeleyip antimaddenin Feynmann’ın açıklamasına göre zamanda geriye sıradan madde olduğunu söylüyor. Geçmişin olanaksızlıklarını büyük bir çoğunluğunun bugünün gerçekliği içinde olduğunu örneklerle vurgulayan yazar, evrenin sonuna dair kuramları tartışıp T.S. Elliot’u alıntılıyor. Sicim kuramına getirilen eleştirileri inceleyen yazar en ciddi eleştirinin sınanamaz olması olduğunu belirtiyor. Kardashev ölçeğinde 4. Veya 5. Seviye bir uygarlığın yavru evrenler ( evet evren ) yaratabileceğini de anlatan yazar soruyor: “ ya böyle bir uygarlığın yarattığı bir evrensek?”  Büyük patlama öncesi araştırmalarına ve kütleçekim dalgası araştırmaların değinen Kaku umutlu ve açıkgörüşlü bir şekilde metnini kapatırken yeni bir fiziğin ve evren görüşünün başında olduğumuzun da altını çiziyor. 28 sayfa boyunca kaynakça ve ileri okuma veren yazar, detaycı ve akıcı metnini doyurucu bir biçimde kapatırken çoğu popüler bilim yazarının düştüğü kibirliliğe kapılmadığı için ayrıca takdiri hak ediyor.

19 Eylül 2014 Cuma

Vakıf'ın Sınırı, İsaac Asimov



Vakıf’ın kuruluşundan 500 yıl sonra 1. Vakıf’ın önde gelenlerinden Golan Trevize, konseydeki çatlak ses, Seldon Planı’nın artık işlemediğini açıkladığı için Belediye Başkanı “Tunç” Branno tarafından sürülür. Esas plan tehlikeli bir politik rakibi paratoner gibi kullanarak 2. Vakıf’ın ortaya çıkmasını sağlamaktır.  Aynı zamanda 2. Vakıf’ta da genç bir politik rakip , Gendibal, Seldon Planı kusursuz olduğu için daha gizemli bir grubun her iki Vakıf’ı da denetlediğini iddia etmektedir. Arz’ı aramakla görevli olan ( görünürde ) Trevize ve yol arkadaşı daha büyük bir arayışın içine çekileceklerinden habersiz Trantor’a doğru yola çıkarlar...



Golan Yenilikçiliği temsil ederken vakıf Gelenekçiliği, Planın da dinleşmiş kaderciliğini ardına alarak korumakta ve statükonun tezahürü. Baskı oluştumak için politik figürlerin Seldon planını bir din gibi dayatıp kullanması, inisiyatif kullanımını ve risk almayı Vakıf toplumunda ortadan kaldırmış. Kendini sürekli güncelleyen ve kriz anlarında peygamberinin imajını çağlar ötesinden bile çağıran bir kutsal kitap gibi görülebilir Seldon Planı. Asimov, siyasal ve güvenlik otoritelerini sorgulayıp bireyin önemini açıktan Bayta Darrell’in Katır’ı durdumasına atıf yaparak bireyciliği yüceltiyor. Vakıf artık bir Federasyona dönüşmüş ve ekonomik, siyasal, teknoloji ve nüfuz açısından çok gelişmiş durumda. Statüko temsili 1. Ve 2. Vakıf arasından serbest hareket eden bir motif.


 Makyavellist argümanların çoğunu bünyesinde toplayan Branno, kör iktidarı, “iktidar için iktidar” motifini temsil etmekte. 2. Vakıf İmparatorluk kurulunca yöneticilerini çıkaracak bir kurum olarak 1. Vakıf’ın açıkça rakibi, iç grup –dış grup çatışması bu tema üzerinden işlenmiş. 2. Vakıf’ta tıpkı ilki gibi kendi kibrine yenik düşerek Seldon Planı’nı uzatmış ve İmparatorluk’un kurulmasından sonrası da dahil olmak üzere ( Hiper Plan ) hesaplanmış. 2. Vakıf’ın evren ve 1. Vakıf üzerindeki denetleyici kimliği ve Gendibal tarafından ortaya atılan onların denetlendiği endişesi gizli Platon atfı olarak okurun karşısına çıkıyor. ( “Gözetmenleri kim gözetleyecek” / Devlet ) Gendibal’a kurulan sıradışı tuzak paranoyasının doğru olabileceği şeklinde bir his yaratmada kullanılmış hoş bir kurgu oyunu. Bireyciliği yücelttiği belli olan yazar metinin de bireyleri ön plana çıkarmış: Trevize ve Gendibal arasında ayrımlanan kurgu içinde gizlenmiş Charles Darwin / Türlerin kökeni ve Einstein atfı bulunuyor.



 Karel Capek’in “ robot” tanımına atıfta bulunan yazar, çifte ajanlar, akıl oyunları, hassas politik manevraları ve bilginin sorgulanmasını içeren sürükleyici bir arayış öyküsü kaleme almış.  Yazar, kendi eserlerinden “ Sonsuzluğun Sonu”, “Robot serisi” ne atıfta bulunurken uzay yolculuğu ve araçların ergonomisi, koku sorunu  gibi konularda son derece ilginç çıkarımlarda bulunmuş. Gaia’yı çevreleyen gizem, efsaneler ve batıl inançlarla güçlendirilmiş, insanlardan daha gelişmiş bir gücün Şaysel sektörünü koruduğu düşüncesi Kardashev ölçeğine göre 3. Seviyede bir uygarlıktan daha gelişmiş ne olabilir sorusunu gündeme getiriyor. Çoklu evren kuramını kullanan metin, dom adlı karakter üzerinden “ aşkıncılık” akımına ait argümanlar yürütmüş. Tüm serilerin kesiştiği romanda Trevize’nin Gaia için önemi üzerinden varoluşçu argümanlar yürüten yazar, Katır’ın da Gaia’dan geldiğini okuruyla paylaşarak gizemi derinleştiriyor.


Mantık düelloları ile keskinleşen eser, insanlardan ayırt edilemeyecek kadar gelişmiş robotların “ Sonsuzlara” dönüştüğünü ifade ederek bu motif üzerinden insanlık sorgusuna gireceğinin sinyalini veriyor. Toplu bir zihin olarak kurgulanmış Gaia , kelime anlamıyla “ yaşayan” bir gezegen. 1. Vakıf, 2. Vakıf ve Gaia arasında uzayda gerçekleşen düello tüm grupların geleceklerini açığa çıkarıyor. Tüm bu grupların kaderini elinde tutan ise Golan Trevize. Üç Robot Yasasına atıfta bulunan yazar, determinizm ve özgür irade tartışmasını son bölüme saklamış.  İnsanlık sorgusunu son bölümde ele alan yazar 2 şüpheyi havada bırakarak metnini doyurucu bir şekilde kapatmış: 1- Robotlar insanlığı denetlemek ve korumak için geride kalmış ve saklanmış olabilirler mi? 2- arz hakkındaki kayıtların silinmesinin sorumlusu kim?

17 Eylül 2014 Çarşamba

Ölüm Merhamet Bilmez, Al Ewing



Salgın’dan sonra içinde sadece 3 kişi kalmış küçük bir kasabada rutine bağlanmış bir yaşam sosyopat Cade’yi boğmaktadır. Aşığının insülin ihtiyacını karşılamak için San Fransisco’ya gitme kararı alan Cade, yamyamlarla , püriten fanatik ve kıyamet sonrası hippileriyle dolu ölümcül bir şehirle yüzleşmek zorunda kalacaktır...

Şiddet dolu bir geçmişi olan Cade,  kendi bedeni ateşli silahlardan çok güvenen basit aletleri tercih eden izole ve sessiz bir karakter. Cade’nin bilinçaltı analizleri taze ve ilginç görüşler sunuyor. Shakespeare atfı yapan yazar, başarılı tasvirlerle aktarmış San Fransisco’yu. Hiçbir koşulda çocukların ve kadınların canını almayan Cade’in ilk karşılaştığı grup, liberal ve özgürlük yanlılarına kendi haçlı seferini başlatmış olan gözü dönmüş bir papaz ve yanlıları oluyor. Çarmıh motifini ritüel ve kurguda sıklıkla kullanan yazar, Cade’in sınanmasına Viking adetlerine ve Odin’in yggdragsill’e asılmasına gönderme yapıyor. Sosyal evrimde gerilenme kıyametle beraber gelmiş ve kaynakların azalmasıyla yamyamlık geri dönmüş. Ünlü bir yatırım uzmanı olan Strong’un zamanla yamyam dönüşmesi, tebaası sefalet ve pislik içinde yaşarken prensler gibi giyinip gezmesi çarpıcı bir tezat olarak okurun karşısına çıkıyor. Tüm bankacıların yamyam olması gibi motifler çok da gizli olmayan materyalizm ve neoliberalizm eleştirilerinin tezahürü olarak okurun karşısına çıkıyor.

Dunning Kruger sendromu göndermesini Cade’in geçmişi üzerinden yapan yazar Makyavellizm eleştirisini metindeki tüm liderler üzerinden götürmüş. Militarizm eleştirisi için Cade’in komutanı Yüzbaşı Dollings üzerinden götüren Ewing, kara mizah ve ironilerle yüklü metninde okurunu gülümsetmeyi başarıyor. Scoby Doo atfı yapan yazar, hippi karakterleri çizgi filmdeki karakterlerin dış görünüş ve karakteristiklerini yansıtacak şekilde işlemiş. Dr. Clearly’nin topluluğu gerçeklikten kaçmak için spor,seks,tiyatro ve saykodelik ilaçları kullanıyor. Beyaz hapın libidoyu, siyahın ise thanatosu temsil ediyor. Freudyen önermeleri gereğinden fazla kullanan metinde papaz anal sadistik, yamyam lideri oral fiksasyonu olan, Dr. Clearly ise hebefreni özellikleri sergileyen tiplemeler olarak kurgulanmış.




Safkan bir psikopat olan Cade, “ catharsis” için hap aldığında ortaya çıkan sonuç, bir kan deryası oluyor. İç grup – dış grup çatışmaları metinde ciddi yer kaplasa da zayıf işlenmiş. Çiçek çocukların San Fransisco’daki yıkımın neredeyse tamamından sorumlu olması abartılı ve tutarsız bir tezat. Clearly ve Charles manson benzetmesi yerinde kullanılsa da her gece tekrarlanan sadomazoşist ritüel, Manson’un “modus operandi” ( çalışma tarzı) siyle herhangi bir yakınlık taşımıyor. Fuel-Air karakteri, Cade’in sağduyusu, vicdanı ve hayatta kalma içgüdüsünün bir tezahürü olarak kurgulanmış olmakla beraber fazla inandırıcılık taşımıyor. Metindeki ciddi tutarsızlıklar, tatmin edici olmayan son; ortalamanın altında bir deneyim sunmakla beraber kıyamet sonrası romanlardan hoşlananlar tercih edebilir.


16 Eylül 2014 Salı

Ralph 124C 41+, Hugo Gernsback



2660 yılında, hava durumun dahi kontrol edilebildiği bir gelecekte telefon hatlarının karışması sonucu Alice 212B 423’le tanışan dahi bilim adamı Ralph 124c41+, kadına aşık olur. Teşekkür etmek için şehre gelen Alice’i gezdirirken okurları da 2660 yılında bir gezintiye çıkaran Hugo Gernsback, modern bilim kurgunun temel eserlerinden biri olan metinde çağının çok ötesindeki görüşlerle gelecek çağlar içinde onu okuyacak herkes için sürükleyici bir yolculuk sunuyor.



1911 yılında yayınlanan eser, hala “eter kuramını “ kullanıyor.  Eserde çok ilginç tesadüfler mevcut; örnek vermek gerekirse daha “ New York Times” basılmaya başlamadan gazetenin adından bahsetmesi gibi. Yazar, bilimsel arayışın kişi üzerindeki yabancılaştırıcı etkisini Ralph üzerinden sorgularken yükselmekte olan bilimsel merak ve buluşlar çağının da esintilerini içinde barındırıyor. Bu motif dahilerin , bilim adamlarının kendilerine değil “topluma  ait oldukları” ifadesiyle de vurgulanıyor. Uçakların ve iletişim teknolojisindeki ilerlemeleri öngören yazar, Odysseia atfında bulunmuş. Düşünceyazar, pul büyüklüğünde elektrolitten gazeteler, videofonlar gibi ilginç icatlarla dolu Marslılarla temasın sağlandığı gelecekte yazar, nükleer enerjiden bahsetmeye çok yaklaşmış. Maglevleri öngören yazar, “yaşayan ölü köpek deneyi” ile kiryojeyini de metninde kullanmış. Fosil yakıtlara bağımlılığın ortadan kalkacağını savunan yazar, doğalgaz, güneş enerjisi gibi sürüdürülebilir kaynakların kullanılacağını 1900’lerin başında ifade etmiş!



Moleküler gastronomiyi öngören yazar, “ bilim restoranları”nda sıvı yiyecekler tüketilmesi gibi motiflerle bilim kurguya çok sayıda katkıyı bünyesinde barındıran eser, ışıklandırılmış spor tesisleri ile geceleri de spor yapılacağını öngörmüş. Yazarın kurguladığı teletiyatro günümüzün Tv’sine şaşırtıcı derecede benzemekte. “Doğal olarak” Amerika’nın önderlik ettiği dünyada insanlar 120 ila 140 yıl yaşıyorlar; hastalıkların hepsini önlemek için kullanılan radyasyon tekniği tüm hastalıkların kökünü kazımış. Nüfus 15 milyarın üzerinde. Isı izolasyonlu süper seralarda gıda yetiştiriliyor ve ısıtmak için jeotermal enerji kullanılıyor. Damla sulama ve aerosol sistemlerini öngören yazar, sentetik gıdaların ana gıda türünü olacağını ifade etmiş. Nakdin ortadan kalktığı, tüm banka ve tahvillerin devlet kontrolünde olduğu gelecekte x- ray’in farklı kullanım alanlarını açıklayan yazar, uzay araçlarının koşulları ve dış uzayda ilgili öngörülerin doğruluğu konusunda şaşırtıyor.



Nasa’nın kuyruklu yıldız savunmasını 70 yıl önce kuramsallaştıran yazar, “Güzel ve Çirkin” atfında bulunmuş. Çok da tatmin edici olmayan bir aşk dörtgeninde ilerleyen kurgu Marslı Llysarah, Fernand gibi rakiplerin Alice’i kaçırmasıyla hız kazansa da okuru içine çekmeyi başaramıyor. Ralph, çok sayıda bilim dalında uzmanlaşmış bir süper dahi olarak tutarlılık sergileyemezken ( metalürji, astronomi, fizikçi, kimyager, biyolog, malzeme bilgini ve daha niceleri.. ) metnin sonlarında doğaya tahakküm arzusunun verdiği endişeyi hayatta kalanın suçluluğu ile harmanlanıyor.



 Metnin sonunda doğa üzerine zafer kazanan bilim çağın bilime karşı olan tutkusu ve kibrini son derece güzel yansıtmış. Ralph’i geleceği anlatan bir megafondan daha fazlası olarak kullanamasa da yazar okurunun ağzını açık bırakacak derece başarılı tespit ve öngörüleriyle neden temel eserlerden biri olduğu anlaşılan son derece güçlü bir metin kaleme almış bulunmakta.

14 Eylül 2014 Pazar

Toplumsal Düzenin İnşası: Polis Erkinin Eleştirel Teorisi, Mark Neocleous




Geç  15. Yüzyıldan beri Avrupa’daki politik söyleminin, ağırlıklı olarak polis kavramı etrafında şekillenmiş olduğunu belirterek metni açan yazar; feodalizmin çöküşünden sonra, politik ve hukuki dayatmaların merkezileşmiş ( ve askerleştirilmiş ) bir odağa kayarak oturduğunu, daha önce kilisenin karar verme yetkisi olan birçok konunun şehirlerin gelişmesiyle beraber kent otoritelerinin yetkisine girmeye başladığını vurguluyor. Politik düzenin sağlanması için yeni araçlara gereksinim ortaya çıktığı zaman, zümre temelli düzenin çöküşü “polis” kavramını oluşturduğunu, lordlarından bağımsızlaşan “efendisiz” bireyleri kontrol altında tutmak için polise gereksinim duyulduğunu söyleyen yazar, polisin mandasının idari, ahlaki, hukuki ve sosyal tüm etkileşimlere müdahele edecek kadar toplumsal hayat nüfuz ettiğinin altını çiziyor.


 17. yüzyılda ticaret, eğlence gibi alanlarda da polis gözetiminin altına girmeye başlaması ve eğlencelerin kısıtlanması, yasaklanmasının sıklaşması, toplum üzerinde artan polis kontrolünün işareti olduğunu ifade eden yazar, sansür ve politik görüşlerin takibini de üzerine alan polisin varlık nedeninin hiçbir zaman suçun önlenmesi olmadığını belirtiyor. Doğası itibariyle polisin kanunun uygulanmasının değil yönetmenin bir biçimi olduğunu, döneme ait düşünce yapısının toplumsal düzenin doğal ve ilahi olarak takdir edilmiş daha büyük bir düzenin parçası olarak görüldüğü için polis gibi yönetim unsurlarının 17. Yüzyılda düzen fikrinin dönüşüme uğramasıyla ilahi olmaktan çıkan düzen insani olarak algılanmaya başlayınca daha etkin biçimde toplumsal hayata girdiğini söyleyen metin toplumsal düzenin yaratılabileceği, inşa edilebileceği görüşünden destek almakta.



Yazar, düzenin temeli olan refah halinin denetiminin altında yoksulun mevkiine ve bu yeni sınıf tarafından ortaya çıkabilecek özel mülkiyetin yapılarına yöneltilen tehdide ilişki kaygının yattığını, iş gücünün şekillendirilmesi güvenlik ve denetim açısından giderek daha önemli hale gelmesiyle de meşrutiyet kazanarak ; zenginliğin üretilmesinin bir yerde zabt edilmesinin yoksulluk sınıfının zabt edilmesi anlamına geldiği ve polis idaresinin esas nedeni olduğunu açıklıyor. Polis düzenlemeleri çoğunlukla, oluşturulacak ve muhafaza edilecek olan düzenin hiyerarşik bir doğada olduğu algısının dayandığını ancak 18. Yüzyıl liberalizminin bireysel aktörü vurguladıkça mal sahipliği ve egemenlik arasındaki bağları daha da kopardığını da ekleyen metin,feodalizm çökünce ortaya çıkan “efendisiz” insanın “sermayeye” yeni efendisine terk edildiğini belirtiyor.


Uygulamada yükselen liberalizmin görmezden geldiği noktanın daha önceden polis tarafından uygulanan hakimiyet ve disiplinin giderek sermayenin özelliği haline geldiği ve sermaye tarafından uygulanmaya başlandığını; bunun temelinin ise burjuva toplumuna ait olan bağımsız ve salt kendi çıkarı peşinde koşarak mülkiyet edinme özgürlüğünün ideolojik garantisinden aldığının altını çizen yazar, işçi sınıfının ağır ağır politik bünyeye dahil edilmesiyle güvenlik sorunu bir sınıf meselesi haline getirildiğini ifade ediyor. 17 yüzyılın başında çıkan “ yeni yoksulluk yasası” nın gerçekten düşkün olanlar hariç devlet yardımını herkese yasaklayarak toplumun dönüştürüldüğünü, tüm çalışan sınıfın ücretli işçi haline getirildiğini tarihsel kanıtlarla destekleyen metin, ayni ödemelerin ( tekstil işçinin kumaş, medencinin kömür olarak ücret alması gibi üretim girdilerinin ücret olarak verilmesi ) hiçbir yasal dayanak olmadan kesilmesi ve yasalaştırılmasının ardında sermaye dayatmasını ve polis idaresinin olduğunun bu şekilde modern düzenin inşa edildiğini de okuruyla paylaşıyor.



Nakdi ücretin pekiştirilmesi ve emeğin metalaştırılmasının özel mülkiyete dayalı toplumsal düzenin inşasını kolaylaştırdığını belirten yazar, Calquhoun ve Hegel alıntıları yapıyor.  Yazar, polise bahşedilen sokak gücü, devletin sınıf şekillendirilmesine ve aynı zamanda sınıf tahakkümüne olan katkısının ifadesi olduğunu, modern anlamda polisin bir sınır bekçisi olduğunu idaresini ise vatandaşları ve sınıflar arasındaki sınırları denetleyerek bazılarının “vatandaş” kategorisinden alınıp “ suçlu” kategorisine alarak ve daha az haklar tanıyarak yapıldığını vurguluyor. Yoksulların dilencilerin en kötü özellikleriyle yüklenmesinin sürekli dilenci, işçi sınıfının ise suçluların en kötü özellikleriyle yüklenerek daima potansiyel suçlu kategorisine alınarak, polis mandasının korkuyla güçlendirildiğini belirten metin, suç üzerine yapılan tartışmaların üstü örtülmüş sınıf tartışmaları olduğunu, egemen sınıfın aktörleri olan şirketlerin düzenleme ve yönetmeliklerle uygulamalarının “ suç” olmaktan çıkarılması yoluyla hakim sınıfın kendini suçlanmaktan öteye taşıdığını belirtiyor.


 Yazar, 19. yüzyıldan önce kovuşturucu gövde olmayan polisin, tutuklama ve sorgulama yetkisi olmadığını ancak başarılı bir mahkumiyete dair artan ilgiyle bu yetkileri üzerine çektiğini, parlamento polisin uygulamalarını yasal hale getiren yasalar çıkararak, “ yasal reform “ adı altında tüm kanunsuz uygulamaları zamanla meşru kıldığını ifade ediyor. “ Adalet” ve “polis” kavramlarının birbirlerine fazlasıyla yaklaşarak adaletin varlığı için polisin gerekli olduğu varsayılmasının ön kabul haline geldiği süreçte, devletin şiddet üzerindeki tekelinin polis tarafından miras alındığını belirten Neocleous, sınıflı bir toplumda bu polis şiddetinin burjuva sınıfı adına sağladığından başka anlama gelemeyeceğini ekliyor. Polis ve devleti Foucaultçu analize uygun olarak birbirinden ayırarak incelemenin sağlıklı sonuç vermeyeceğini tüm metni boyunca savunan yazar, Marksist analizlerin jargonunu sıklıkla vurguluyor. Neoliberal dünyada karşılığı bulunmayan küflü ifadeler okuru metinden soğutma riski taşısa da tarafsız ve detaylı yapılan politik analizler ilgiyi canlı tutacaktır.

"En önemli meselemiz yoksulları zabt etmenin ve onları işe sürmenin yollarını bulmaktır." Colbert /1677 ( Polis komiseri )

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Zaman Makineleri, Paul J. Nahin



Yazar samimi önsözüyle metni açarken kitabını okumak isteyen kimselerin fizik veya matematik dehası olmasına gerek olmadığını belirtiyor. 2100’den fazla makaleyi inceleyen yazar kitabı tam olarak 2 bölüme ayırmış, herkesin okuyabileceği 400’ün üzerinde sayfa ve teknik notlarla desteklenmiş kuram ve şematiklerin bulunduğu 300 sayfa olarak.

17 ve 18 yüzyılda “ hayal yolculuğu veya “ olağanüstü yolculuk” motifleri bilim kurgunun ( şimdiki adıyla ) ana konusunu oluşturduğunu, bugünün dergi anketlerini yanıtlayan kimselerin geçmişi romantik bir yer olarak hayal ettiğini ifade eden yazar, kitabın konusunu belirten William Blake’den  son derece yerinde bir alıntı yapıyor : “ sonsuzluğu ve ölümsüzlüğü bir saatliğine avucunda tutmak “. Burada bahsedilemeyecek kadar çok atıf ve özet veren metinde, zaman yolculuğunun insanların sihirli dünyasını yeniden kurma, ait olma hissini yeniden kazanma ve dünyayı yeniden güzel bir haline getirme girişimi olduğunu belirtiyor. Distopik gelecek manzaraları ve işlendiği romanlara örnekler veren yazar, insan ırkının sonunu görmek için geleceğe gitmenin çoğu bilim kurgu romanında kullanılan ortak bir tema olduğunu, rüyalar yoluyla zaman yolculuğu yapmanın asıl amacının toplumu eleştiren alt metni destekleyen hikayelerde yaygın bir anlatım biçimi olarak kullanıldığını, düşüncenin zaman ile sınırlı olmadığını belirtiyor.

1940’larda uykuyla geleceğe yolculuk motifi o denli yaygınlaşmış ki tembelleşen yazarların, kullandıkları yöntemi açıklamayı dahi boş verdiklerini söyleyen yazar, dondurularak “ geleceğe yolculuk” yapan karakterlerin esasında “zaman yolcusu “olmadıklarını, sadece zamanın dışında kalmış kişiler olduklarını ifade etmiş. Çeşitli uyuşturucular aracılığıyla zaman algısının bozulmasını içeren hikaye veya romanları incelemeyen yazar bunların zaman yolculuğu olmadıklarını vurgulamış. Zihin yolculuklarını yerinde ve kimi yerde mizahi eleştiriler getiren yazar, zaman yolculuğu temalı çoğu popüler yapıtının elektrik arkları kullandığını bu sayede daha teknolojik bir algı yarattıklarını belirtmiş. Kurgu roman ve bilim kurgu ekolü arasındaki farkları işleyen örnek verdiği hikayeler üzerinden irdeleyen azar; en önemli farkın kurgunun içindeki “ bilim “ ( açıklama ve tutarlılık eksikliği ) yetersizliği olduğunu vurguluyor.



 Yazar,ilk kez Mackaye’nin Panchronicon’da geçmişi değiştirme, nedensel döngüler, kendiyle karşılaşma gibi çelişkilerin belirgin biçimde işlendiğini, Wells’in Zaman Makinesi’nin yayınlanmasından çok önce bu konuların irdelendiğini, bu eserde zamanda geriye giden kişinin gençleşeceği gibi yanlış iddialar reddedildiğini ifade ediyor. Einstein’ın hesaplarını farklı biçimde şematize eden Kurt Gödel’in kendi üzerine kapanan zaman döngüleri ile zamanda geriye yolculuk gibi temalara fiziki altyapı tanımladığını ( fark etmeden de olsa ) belirten yazar, modern anlamda zaman makinesinden söz eden ilk kişinin Wells olduğunu belirtiyor. Tüm kuramsal modellerin aynı zamanda uzayda yer değiştirmeyi de gerektirdiği vurgulayan yazar, okura ilginç bir çelişki de sunuyor: Sabit bir zaman makinesi çalıştırıldığında zamanda geriye giderse 1 saniye önce bulunduğu yerde “kendisiyle” çarpışmaz mı? Ortaya çıkan tahribatın dolayısıyla nedenselliği de yok edeceğini ifade eden yazar, araç çalıştırılmadan önce bu yıkım ortya çıkıyorsa araç nasıl çalıştırılıyor ( baş ağrıtabilir ) diye soruyor.  Konu hakkında yazan çoğu ilk dönem bilim kurgu yazarlarının bu sorunsaldan tamamen habersiz olmakla suçlayan yazar, çok yerinde noktalara dikkat çekiyor. Bu koşullardan Dünya’nın kendisinin Güneş çevresindeki hareketinin de yok sayıldığını da ekliyor. Başka bir açıdan bakılırsa geçmişteki Dünya’nın evrenin genişleme hızı da göz önüne alınırsa milyarlarca km uzakta olacağını vurguluyor metin.



Global zaman ve özgün zaman kavramını başarılı ve basit bir örnekle aktaran yazar, çok yüksek hızlarda yolculuk yapabilmek için zaman yolculuğunun sırrının çözülmesi gerektiğine dikkat çekmiş. Geçmişte üstünlük sağlamak için geleceğin bilgisinin kullanılması düşüncesinin erken bilim kurgu edebiyatının önemli motiflerin olduğunu ve sıkça kullanıldığını belirten yazar son derece ilginç örnekler vermiş. Uzayda hareket etmenin getireceği yaraların zamanda hareket etmenin getireceği faydalarla artmasını dilediğimizi, ileriye veya geriye dönük zaman yolculuğunun askeri, politik, turistik, eğlence ( film vs. ) veya bilim adına yapılan çeşitlemelerle dolu olduğunu belirtiyor. Zamanda geriye yapılan yolculuğun, mezarlarından dirilerek canlanan ölülerle dolu bir geçmişi geri getirmesi sözü edilmeyen dehşet verici bir durum olduğunu da ekliyor. Dolayısıyla zamanda yolculuğun büyük duygusal sarsıntılar tehlikesi barındırdığını, kişisel veya toplumsal sorumluluk kavramlarını da çürüteceğini belirtiyor.

Çoğu bilim kurgu yazarının zaman yolculuğunun imkansızlığını kanıtlamak için çok uğraştığını hatta Larry Niven’ın bunu bir metafizik yasası haline getirdiğini alıntısıyla vurguluyor: “ konuşulan evrende zamanda yolculuğun ve geçmişin değiştirilmesi mümkünse, bu evrende bir zaman makinesin hiç icat edilmeyecektir.” Dede-torun paradoksu ve nedenselliğin doğasına giriş yapan yazar, geçmiş olayların değiştirilemez olması konusundaki sorunun, ilahiyatçıların özellikle ilgisini çektiğini doğasında determinizm ve özgür irade tartışmasını içerdiğini ifade ediyor. Bilim kurgu romanlarının, geçmişi değiştiren paradokslardan sakınan bir sınırlama biçiminde sadece geçmişi gören aletlerle dolup taştığını; çoğumuzun geçmişteki önemsiz ayrıntıların bütün geleceği değiştirebileceği şeklindeki metafizik yanılgıyı benimsediğimizi belirtmiş.  Romanlarda kullanılan Kurt deliklerinin esasen 4 boyutlu uzayın 5. Boyuta katlanması olduğunu, gerçeklikteki çatlakları belirtmek için “kapı”, “geçit”, ve “ayna” motiflerinin sıklıkla kullanıldığını ifade eden yazar, 4. Boyutun genellikle hayaletler, cinler, periler gibi doğaüstü motiflerle ilişkilendirildiğini aktarmış.



4 boyutlu uzay-zamanın blok evren yorumunda asıl felsefi sorunun fiziki görünen kadercilik olduğunu, bunun bir matematikçinin özgür iradeyi reddetmesinin geometri ile süslenmesi gibi algılandığını ifade eden yazar, blok evren modelinin bilim kurgu yazarlarına bilimsel bir temel oluşturduğunu ancak bazı yazarların zaman yolculuğunun evrensel kütle-enerji korunumu yasasını açıkça ihlal ettiğini savunduğunu da eklemiş. Dilbilgisine dayandırılarak yapılan tartışmaların çoğunun  haklılık kabul edilene değin kendini tekrarlama taktiğini kullandığını, tüm düşünürlerin zaman yolculuğunun dilbilimcileri, teoloji alanlarının değil matematik ve fiziğin bir sorunsalı olduğunu vurgulayan yazar, paralel evrenler, kendi içinde tutarlılık ilkesi ( igor Novikov ) gibi farklı yorumlara da kitabında yer vermiş. Nedensel döngülerin tek bir kez yaşandığını, sonsuz zaman döngülerinin ( time loop ) fiziken imkansız olduğunu ancak zaman yolculuğunun statik bir evrende ( blok evren modeli ) kendi içinde tutarlı olduğunu Feynmann ve Wheeler’ın gösterdiğini söyleyen metin, zaman makinesinin ciddi felsefi, sosyolojik, teolojik, tarihi ve psikolojik sonuçları olacağını vurgulamış. Şu açıdan bakılacak olursa tüm tarihin kelime anlamıyla yeniden yazılacağı öngörülebilir: Önemli tarihi kişiliklerin hayatını gözleyebilseydiniz?  Zamanda geriye gidip tüm önemli ülke liderleri, dini ve sosyal figürleri inceleyebilseydik... o zaman ne düşünürdük?

Akıcı ve anlaşılır bir metin kaleme almış olan yazar, antoloji sayılabilecek denli çok sayıda alıntı ve referans vermiş. Son sayfalardaki notlar ve referanslar bölümü de teknik not içermediği için matematik veya fizik arkaplanı olmayan kişiler tarafından da okunabilir. Yüzlerce sayfa boyunca kesin bir şey söylemekten çekinen yazar, olası kuramların geçerliliğini ve nedenselliğe zarar verip vermeyeceğini sorgulamış. Son derece zekice çıkarımlar sunan çok sayıda argüman okuru sıkmayacak şekilde aktarılmış. 

26 Ağustos 2014 Salı

Okçu, Kırık Ok ; Paul Kane


Okçu

Salgından sonra fırsatçılığın ve gaspın hortladığı bir ortamda polis memuru Robert Stokes, eşinin ve oğlunun vefatından sonra Sherwood ormanına kaçmış ve orada insanlıktan geriye kalanlardan uzakta ölümü beklemeye başlamıştır.Devlet görevlilerinin naaş yakma konusundaki duyarsızlığı Robert'ı psikolojik olarak yaralamış ve insanlıktan uzaklaştırmıştır. Ancak ormanın yakınında kurulan pazara şans eseri uğraması ile başlayacak olan olaylar, özenti bir Napolyon'un sefere çıktığı İngiltere'nin kurtarıcısı rolünü üzerine yıkacaktır...

Salgın öncesi ve sonrasının tezatlığının vurgulanmasını son derece başarılı şekilde yapan yazar, yerinde bir "Kara veba" benzetmesi kullanmış. Kaos ve belirsizliğe karşı dini determinizme sarılan insanların hala varolduğu bir dünyada artık İT elemanlarına, muhasebecilere ve emlakçılara ihtiyaç kalmamış. Silah kaçakçısı ve kral özentisi De Falaise'in Nottingham kalesine yerleşmesiyle çarpık bir post feodal düzene geri dönüş yaşayan İngiltere'yi anlatan yazar, zayıf konformizm uyarılarında bulunmuş. Klişe dolu olan metinde ana karakterin sergilediği post travmatik stress sendromu, hayatta kalanın suçluluğundan kaynaklanıyor. Robert'in rüyaları mistik bir yan taşıyor ve ormanla olan bağlantısı metni fantastik bir temaya taşıyor. Robert ve Robin Hood arasında çokça bağlantı kurulmuş, De Falaise ve Hood arasındaki  denklem dualist önermelerle dolu. " Tarihin tekerrür edeceği" şeklinde ifade edilen determinizm sıklıkla karakterlerin ağzından onanıyor. Büyüklük düşleri içinde kaybolmuş vahşi bir Napolyon olan De Falaise, materyalizmin üzerinden sorgulandığı karakter. Yazar, Gustave Dore, İlahi Komedya, Frankestein'in Canavarı, Yüzüklerin Efendisi ve Matrix atıfları yapıyor ve çok da tatmin edici olmayan bir sonla metnini kapatıyor.


Kırık Ok


De Falaise'in tahttan indirilmesinden sonra gittikçe genişleyen Korucuları yönetmek zorunda kalan Robert, ormandan ve rüyalarından kopmuş. Doğu'da yükselen yeni bir tiranın tehdit ettiği İngiltere Satanist bir tarikatın da saldırılarına maruz kalmakta. Tek istediği, evlatlık oğlu ve yeni eşi ile huzur içinde yaşamak olan Robert bu tehditleri ortadan kaldırmak için gene sefere çıkmak zorunda kalacaktır..

 Rusya'daki Çar'ın vahşi yönetimi altında gladyatör dövüşleri geri dönmüş, De Falaise'in adamı olan Tanek'in onun ringinde ortaya çıkması olayların başlangıcı oluyor. Rahip Tate'in Gwen'in kefaretini onun yerine ödemeye çalışması ve inanç sorguları ile çeşni katılmaya çalışılan metin yeni hiçbir çıkarım veya ifade sunmuyor. Kayıtsızlık uyarısının Tanek üzerinden yapıldığı metinde aynı zamanda çıkarcılık da irdelenmiş. Bu kıyamet sonrası dünyanın aslında başka bir dünyanın cehennemi olabileceği düşüncesi agnostik imalar taşıyor. Yazarın temel fiyolojiye meydan okuduğu metin çok sayıda tutarsızlık içeriyor, örnek vermek gerekirse sıfır mesafeden pompalı tüfekle göğsünden vurulan karakterin şans eseri ölmemesi gibi... Robert 'ın karşısında birleşen Çar'ın ordusu ve Satanist tarikat için Hz. Davud ve Calut benzetmesi yapılmış. Rezervuar Köpekleri ve Star Wars atfı yapan yazar, basit kurgu oyunları içeren tutarsız ve kendine haklı bir metin kaleme almış.



25 Ağustos 2014 Pazartesi

Anavatan Operasyonu, Çocukların Savaşı ; Scott K. Andrews


Lee Keegan, salgın sonrası dünyada babasını aramak amacıyla Basra’ya gitmiştir. Uçağı çakıldıktan sonra esir alınan Lee, savaşı henüz bitirmemiş Irak’ı işgal eden İngiliz kuvvetleri ve çılgına dönmüş bir dünyayla yüzleşmek zorunda kalacaktır...

Önyargılı,umarsız ve düşüncesiz Lee karakteri, kör talihin yardımıyla hayatta kalıyor. Kıyamet, ırak’a tedirgin bir barış ortamı sağlıyor, grup çatışmalarının sona erdiğini ortamda savaşacak savaşı kalmamış olan askerler kendi savaşlarını icat ediyorlar. Militarzmin donuk akıllı konformizmi, kıyametten sağ çıkmış ve silahsız sivilleri topluca katledecek kadar zıvanadan çıkmış durumda. Çocuklara işkence yapacak kadar delirmiş olan askerler koşullara uyum sağlamışlar. Bu çağın çocukları artık çocuk değil: Lee saf bir ölüm makinesi. Amerikalıların ele geçirdiği Irak’ta Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı”’nı hatırlatan “emirlere uyma argümanı” sıklıkla kullanılmış. Vahşet ve cinayete meyilin aileleri içeriden parçaladığı bu dünyada sıklıkla Freud’un Thanatos’un imada bulunulmuş.



Lee, içten içe şiddete aşık ve ciddi sadistik eğilimler sergiliyor. Eski zaman ve salgın sonrası iögelerinin çatıştığı metinde yazar, okurun suratına sıvarcasına Freudyen imaları, libido ve Thanatos’u sıklıkla kullanmış. Rusya Çarlık dönemine gerilerken, muhfazakar dini liderlerin emirleri altındaki Amerikan ordusu ise dünyayı ele geçirme planları yapıyor. Pragmatist ve makyavellist önermeleri çokça kullanan yazar, koşullardan ziyade vahşete odaklanmış. Lidersiz ve kanunsuz kalınca makineli tüfekleri olan mağara adamlarına dönüşeceğimizin öngörüsünde bulanan yazar, Anavatan Operasyonu’nın halkı silahsızlandırdığı ve tüm kaynaklara el koyduğu metinde , İngiliz ordusunun kendi ülkesini işgal ettiğini kurguluyor.  Kaynak arayışının ve tehdit yönetiminin ön planda olması gereken bir metinde, sadece şiddeti anlatmayı uygun görüyor. Zayıf bir kıyamet sonrası romanı. 


Amerikan ordusunu İngiliz topraklarından silen St. Mark öğrencileri, çevredeki çocukların kaçrılıması söylentilerini ciddiye alacak tek organize ve silahlı grup oldukları için çocuk kaçıranlara savaş açıyorlar. Lee ve Kate güvenliği sağlamak için huzurlu yaşamlarını, Salisbury’nin yaraları henüz zihinlerde tazeyken geride bırakıyor ve sefere çıkıyorlar...

 Caoline üzerinden saf bir militarim eleştirisi yürüten yazar, giriş bölümünde cinayet psikozunun pragmatist argümanlarla irdelenmesini kaleme almış. Çocukça ve çok zayıf kalan argümanları ve kıyamet sonrasına dair yapılan zekice çıkarımlar anlamsız vahşet altında boğulup gitmiş. Pratiklik sorgulanmamış, tıbbi malzeme ve yiyecek temini tamamen havada kalan sorunlar. Vıcık vıcık bir Oedipus iması yapan yazar Freudyen önermeleri okurunun suratına sıvarcasına kullanmış. Lee’nin vahşete olan sevgisi, akıl sağlığını yavaş yavaş kaybettiğini vurguluyor. Teleevangelistler bile kıyamete uyum sağlamışlar: Animist bir ritüelle hayatta kaldığını iddia eden vampir özentisi bir piskoposla aktarılmış.



Robert Stokes ( Robin Hood ) ve Lee Keegan’ın kesişen yolları, Lee’nin elinden sıyrılıp giden akıl sağlığını geri kazanması için gittiği bir diplomatik görevde yaptıkları huzursuz ittifak ile sonlanıyor. Kate Ve Örümcek ( Başrahip ) ‘in kapanmamış hesapları, kıyamt öncesine bir persona ve ömür öncesine dayanıyor. Kate Booker’ın ölümü Jane’in vaftizi ile vurgulanıyor. Cooper karakteri vahşi bir materyalizm ve pragmatizm karikatürü. Özne-nesne teması kayması bu karakter üzerinden irdelenmiş. Çocukça bir harem ve iktidar fantezisi içinde yaşayan Örümcek, diğer tüm karakterler gibi izole ve yabancılaşmış. Küçük toplulukları saran paranoya olası müttefiklerin sokak ortasında infazına dahi neden olacak kadar şiddetli geri tepmeler yaratıyor. Jane’in intikam arzusu ve bencilliği korumaya yemin ettiği çocukları ve dostlarını tehlikeye atıyor. İç grup ve dış grup çatışması St. Mark ve Nottingham Korucuları üzerinden işlenmiş. Güney İngiltere’deki tüm tehditlerin sona ermesiyle kapanan metin çok sayıda grafik detay verilen vahşet sahnesine sahip. Kıyamet sonrasında ebeveynlerine trip atamayan ergenlerin silahlı müttefiklerine ebeveyn muamelesi yapması okurun canını sıkabilir.



23 Ağustos 2014 Cumartesi

Doğuştan Yalancı, İan Leslie



Yazar metnini genel anlamda yalan anlayışımızı irdeleyerek açmış. Yeni tanışan kimselerin 10 dakika içinde ortalama 3 yalan söylediğini, yalancının hep bir başkası ( kesinlikle biz değil ) olduğunu ve gerçeği içinde bulunduğumuz arkaplana göre sürekli yeniden yarattığımızı, esas kültürel normdan uzaklaştığı zaman ifadenin yalan sayıldığını belirtmiş. Kutsal kitaplara kelimesi kelimesine inanılacak olursa en büyük yalancının Tanrı olduğunu belirtip açıklamış: “Adem ve Havva’nın ölmeyeceklerini bildikleri halde onlara öleceklerini söylemiştir. Tanrı ikiyüzlüyse insan neden olmasın?”

Daniel Defoe ve Robinson Crusoe atfı yapan yazar, Humprey’e göre insanın evrimleşmesinin nedenin alet kullanımı olmadığını, toplumsal hayatla baş etmeyi öğrenmenin doğayla mücadeleden daha zorlu olduğunu bu yüzden insanın sosyal arkaplanın evrimleşmesinde kilit etmen olduğunu vurguluyor. Jane Goodall ve orangutanlarla yaptıkları çalışmalara değinen yazar, atalarımızın yaşadığı çevrede hayatta kalmanın ancak başkalarına karşı olan davranışların etkilerini sezerek mümkün olacağını ve bu sayede aldatılan ve aldatan arasında evrimsel bir silahlanma yarışı başladığını aktarmış. Hayvanlar aleminden aldatma davranışlarına örnekler vererek Frans De Waal atfı yapan yazar, beynimizin büyüklüğünden yola çıkarsak 150 kişilik bir sosyal grupla etkileşime girebileceğimizi ifade etmiş. Aldatma sıklığının türün neokorteks büyüklüğüyle ilgili olduğunu da vurgulamış.



Jean-Paul Sartre ve J.D Salinger atfından bulunan yazar yalan iki şekilde tepki verdiğimizi belirtmiş: Huzursuzluk , kurnazlık ve zekaya gösterilen hayranlık. Montaigne, Darwin, Kant, Nietzsche,Homeros atfı alıntıları yapan yazar, insan dışı primatlar ve küçük çocukların davranışlarındaki benzerlikleri gözler önüne seriyor: Muziplik, Rol yapma, Örtbas etme, Dikkat dağıtma. Küçük çocukların yalanlarının basit ve savunmaya yönelik olduğu itirafın çabuk geldiğini belirten yazar, bu koşulların 4 yaş civarında değiştiğini söylemiş. Çok küçük yaştaki çocuklar için onların zihninden geçen diğer herkesin zihninden geçen aynı olduğunu, çocuğun diğer insanların kendi zihni olduğunu algılamasının 3-4 yaşları arasında denk geldiğini belirtmiş.

Yazar en iyi yalancıların insan davranışlarını en iyi şekilde okumaya eğilimli kişiler olduğunu, bu nedenle otistik çocuk ve yetişkinlerin yalan söyleyemeceğini aktarmış; yalan söylemenin  ileriyi düşünme,strateji kurma ve akıl yürütme gerektirdiğini ; çocukların büyüdükçe yalan söylememeyi değil ne zaman söyleyeceğini öğrendiğini belirtmiş. Lincoln ve Jane Austen atfı yapan yazar, çocuğun sürekli karakterinin sorgulandığını hissettiği durumlarda aldatmayı arkasına saklanılacak bir şey olarak göreceğini okuruyla paylaşmış. Konfübülasyon hastalarından bahsedip, William James, Antonio Damasio, David Hume ve Robert Louis Stevenson atfında bulunan yazar, sanatsal hikayecilik ve yalancılığın birbirine çok yakın olduğunu vurgulamış. Sanatın gizli bileşeni yalan olan bir hakikat olduğu çıkarımını yapan yazar, psikopatların doğru ve yanlış arasındaki farkı bildiğini ancak hissedemediğini ifade etmiş.

Yaygın inanışın, diğerlerine güvenmeye eğilimli olanların kolay av olacağı, yüksek güvenin saflıkla bağdaştırıldığı ancak bu görüşlerin yanlış olduğunu belirten yazar, kolay aldanmak ve kolay güvenmenin çok farklı şeyler olduğunu vurguluyor. Yalan makinesinin tamamen tutarlı ve güvenilir sonuçlar verdiği inanışının ve reklamının da bir yalandan ibaret olduğunu aktaran yazar, adalet ve toplumun gözünü boyama arasındaki farkı irdelemiş. Sahte itirafların yoğun polis sorgusu altında verildiğini, sonuca ulaşma konusunda baskılanan polisin suçladığı kişide itirafta bulunmasının kendisi için daha iyi olacağı fikrini doğurma konusunda uzman olduğunu aktarmış. Hafızanın şaşmaz bir bilgi deposu olmadığını boşluk olan yerleri kendimizin doldurduğunu belirten yazar, yalan makinesinin mucidi ve Dc Comics’in Wonder Woman karakteri arasındaki ilişkiyi de okuruyla paylaşmış.



Paul Ekman’ın ünlü “Mary” anekdotu üzerinden mikro ifadelere giriş yapan yazar, Darwin’in yasaklı kitabına ve ifadeleri ilk kez anatomik olarak tanılamaya çalışan Duchenne’e atıfta bulunmuş. Başkalarını olduğu kadar kendimizi aldatmaya da yatkın olduğumuzu, çoğu zaman harekete geçip ardından motivasyon ve nedenler kurguladığımızı aktaran yazar; hukukun büyük çoğunluğunu yetersiz kanıtların oluşturduğunu ifade ederken modern hukuk sisteminin güvenilirliğini sorgulamış. Güçlü telkin ve konformist baskıların işlenmemiş suçları bile itiraf ettirdiğini de eklemiş. Beynin sağ ve sol yarıkürelerinin ve Corpus Callosum’un işlevlerini belirten yazar, yabancı el sendromunu, bilişsel uyumsuzluk teorisini açıkladıktan sonra, Freud, Coleridge, Schopenhauer, Camus atfında bulunmuş. Matıksallaştırmanın nefes almak kadar doğal olduğunu kendimizi özellikle “ideal imajlar” kurgulayarak kandırdığımızı ifade edip normal insan beyninin gerçekliği belirgin şekilde iyimser bir filtreden geçirerek işlediğini söylemiş. Çeşitli çalışmaların orta seviyede depresif kişilerin gerçekliği daha net algıladığını gösterdiğini ifade ettikten sonra uyarmış: “Kendini veya başkalarını aldatma bir kişi veya grup için faydalı olabilir ancak türümüzün geleceği için ölümcül olma riski taşıyor.”  Yazar, en iyi yalancıların kendine daha iyi yalan söyleyebilenler olduğunu belirtip yalanın farklı alanlardaki kullanımlarına geçmiş.

Plasebo’ları açıklayan yazar, bir yalan tedavi edebiliyorsa bunun sebebinin bir anlamı olmasından ileri geldiğini; anlamın da insanlar arasında oluştuğunu içlerinde oluşmadığını; ona inanmadığınız sürece bir yalanın sizi iyileştiremeyeceğini ifade etmiş. Şifacının kötü bir şeyi ( ruh, tümör, böbrektaşı vs. ) bedenden çıkardığı şeytan kovma ya da kesip atma metaforunun tıbbın yararlandığı en güçlü cephanelerden olduğunu aktaran yazar, ardından reklam sektörüne geçmiş. Reklamcılığın sadece bilgiyi iletmek değil aynı zamanda tüketicinin almaya razı olacağı sembolik bir değer üretmek  olduğunu ve anlamın tükenmez bir kaynak olduğunu okuruyla paylaşan Leslie, yüklediğimiz anlamların en temel fizyolojik etkileri bile derinden etkilediği gösteren örnekler sunmuş: Bir asker ve sivil aynı yaralara sahip olabilir ama farklı şekilde tecrübe ederler. İlaçların basit bir farmasötik kapsül değil, aynı zamanda değişken bir hikayeler evrenine dair semboller oldukları çıkarımını yapan yazar bu bölümü kapatıp yalanın etikle ilişkisine geçiş yapmış.

“Kapıdaki katil” motifini okuruna açıklayan yazar yalanın doğasını sorgulamış: Yalanın kendisi kötü müdür yoksa nasıl kullanıldığına göre bu durum değişir mi? Silahlı bir adam kapınızı çalıp içerideki arkadaşınızı sorsa... sofuluğunuzdan ötürü arkadaşınızı ( tıpkı İmmanuel Kant gibi ) açık edip kaderini mühürler misiniz yoksa hiç tanımadığınız ve amaçları bilmediğiniz bu tehlikeli kimseye ( pragmatik amaçlarla ) yalan söylemeyi mi tercih edersiniz? Modern yalan anlayışını Aziz Augustinus’un yaratığını, 8 maddelik bir yalan hiyerarşisi dahi oluşturduğunu  ifade eden yazar, yalan beyanın tarihçesini okuruyla paylaşmış. Batı’nın yalanı yasaklayışının ardından o toplumda bireyin yüceltilmesinin yattığını Batı ve Doğu’nun yalana çok farklı gözlerle baktıklarını aktarırken yazar, kültürel arkaplanlarında etik ve sosyal kabuller üzerindeki esnekliğini gözler önüne sermiş. Beyaz yalanları, gündelik sosyal sorunların açtığı yaraları kapatan yara bantlarına benzeten Leslie, küçük yalanların biraraya gelip büyük kamusal yalanlar oluşturabileceğini, modası geçmiş gelenekleri sosyal uygulamalarının insanlar onlara inanmayı bıraktıktan sonra da sürmesini sağladığını öne sürmüş.

Nörofizyoloji, sosyoloji, evrim psikolojisinden sıklıkla yararlanan yazar, her sayfası bilgi dolu bir kitap kaleme almış. Popüler bilim adı altında sayfa doldurmak adına verilen boş anekdotlar bu eserde mevcut değil. Son sayfalardaki ileri okuma da detaylı ve bölümlere göre ayrılmış bir kaynakça olarak ilgililere hitap edecektir. Konuyla ilgilenen herkesin sıkılmadan ve mesleki jargonla boğulmadan okuyabileceği keyifli bir kitap.