31 Aralık 2013 Salı

Hz. Süleyman'ın Yüzüğü, Konrad Lorenz


Ünlü davranış bilimci metnini hayvanlarla yaşamanın zorluklarından bahsederek açıyor ki evi bir nevi Nuh'un gemisi olarak bilinen yazar, özellikle kısıtlı bir alanda yaşamak zorunda kalan yırtıcılardan bahsediyor. Akyaryum kurulumu ve kendini idame eden küçük bir ekosistemin açılımını yapan yazar, daha sonra kur davranışlarındaki sapmalara örnek veriyor: kaplumbağaya vurulan bir tavuskuşu. evcil kargası olan Çok'tan da bahseden yazar, kuşların cinsel çekimde çaprazlama yapmadığını hemcins  ilişkilerinin son derece olağan olduğunu belirtirken çoğu kuş türünün insan bedeninin anatomik yapısını bir dereceye kadar anladığını onu beslemek isteyen evcil kargası Çok'u örnek göstererek savunuyor.


Kuş türlerinde tehdidi, belli bir sosyal öğrenme düzeninde ebeveynlerin rol aldığını ( saf içgüdüye dayanmadığını ), Hiyerarşi basamaklarını ( pecking order ) detaylıca açıklayan yazar, alt ve üst statü grupları arasında yaşanan çatışmalar göstermelik olduğunu en ciddi çatışmaların aynı kıdemdeki canlılar arasında gerçekleştiğini ve bu durumun gelişmiş memeliler ( yani insanlar ve insansı maymunsular ) de de farklı olmadığını ifade ediyor. Sosyal kıdem basamaklarının bir kez belirlendikten sonra muhafazarkarca savunulduğunu, her zaman insana özgü sandığımız şeylerin neredeyse tamamının insan- öncesi kökenli ve ortak yanlarımıza vurgu yapan şeyler olduğunu belirtirken; hayvanların aşk ve evliliklerinde kaba tensel bir yön olduğuna karşı vurgulanması gereken şeyin nişan durumunun çoğu zaman çiftleşmeden önce geldiğinin üzerinde duruyor. Kargalardaki şefkatin aynı insanlarda olduğu gibi bir çocuksulaşma eğilimiyle paralellik gösterdiğini, haksız saldırılara karşı yardım çağrılarının cevap bulduğunu tüm sürünün tehdide karşı birleştiğini ve tehdit sürü lideri, despot veya matriyark olsa dahi saldırmaktan geri durmadığını ifade ediyor.


Kuş türlerinin birbirlerini tanıdıklarını ( birey bazında ) ve liderlerinde tebaasını tanıdığını vurgulayan Lorenz, Eski hükümdarın yerine gelen lider, eski liderin onayıyla kabul edilirse sürünün onu sınamadan kabul ettiğini belirtiyor. " Akıllı at Hans " vakasına atıfta bulunan yazar, papağanların "konuşmalarının" amaçtan yoksun olduğunu, oyunsu bir konuşma olduğunu ve diğer kuş türlerinin şarkılarına  karşılık geldiğini söyleyen yazar, belli anlamsa bağıntıların kurulabildiğine dair ilginç ve şaşırtıcı anekdotlar paylaşmış. " İmprinting" kurmaının doğuşunu okurlarıyla paylaşan yazarın "yavru kaz Martina" 'sı onun nasıl " Baba kaz " lakabını aldığını gösteren bir anekdot olarak okurlarını gülümsetiyor. hayvan bakımı ve sorumluluklara geniş bir bölüm ayıran lorenz, köpeklerle kurulan bir dostluğu bitirmenin veya onu birilerine vermenin cinayetle eş anlamlı olduğu konusunda okurlarını uyarıyor. Tüm hayvanların alışkanlıklarına bağlı olduğunu ve alıştıkları yaşamı hiçbir şekilde değiştirmeye yanaşmadıklarını belirten yazar, göç tedirginliği yaşayan canlıların uçup gitmesinler diye sakat bırakıldığını üzülerek anlatıp hayvanat bahçelerinin iç yüzünü aktarıyor.


Papağan ve kuzgungillerin boyutları çok küçük kafeslerde alıkonulmaları yüzünden insanların da bağ kurabileceği bir his yaşadıklarını, can sıkıntısından muzdarip olduklarını belirtip insansı maymungillerin sosyal ortamından alınıp tek başına kafese kapatıldığı durumlarda hayvanın can sıkıntısından öldüğünü vurguluyor. insanların çoğunun yırtıcı ve otçul hayvanları insanmerkezci bir ahlak sistemiyle yargıladığını yeren yazar, kumru ve güvercinin arasında geçen bir dövüşü okuruna aktarırken okurun kanını donduracak şekilde tasvir ediyor ve ekliyor "Barış güvercinleri de katil olabilir."  İki kurdun detaylı dövüş analizine giren yazar, sosyal ketlenme mekanizmasını ( tıpkı İşte İnsan'da olduğu gibi )açıklıyor. çoğu teslimiyet ifadesinin sadece aynı türe mensup canlılarda işe yarayacağını ve "boyun eğme" davranışının insan kültüründeki karşılıklarına dair çıkarımlarda bulunan yazar çok ilginç noktalara değiniyor. Belli türlerin kendi filogenetik tarihleri içinde rakibini öldürecek bir silah geliştirmişse bununla beraber bir sosyal bariyer de oluşturduğunu vurgulayan yazar, silahları kendi bedenindeki bir uzuv olmayan ve bu nedenle de türün üyelerinin üzerinde silah kullanımına dair bariyerleri olmayan tek canlının adını veriyor : İNSAN. Köpeklerin sadakat kavramını geniş yer ayıran yazar, keyifli anekdotlara dolu ve okurunu düşünmeye sevk eden makalesini hayvanlara gülmemizin onlarda benzer kalıplar yakalamamızdan ileri geldiğini belirterek kapatmış. Başka incelemelerde görüşmek üzere.




26 Aralık 2013 Perşembe

Anormaller, Joey Goebel


Luster ve tuhaf grubu, küçük bir Amerikan Orta-Batı kasabasında konser verme hayalleri kuran çok farklı arkaplanlara sahip 5 kişiden oluşmaktadır. yaşamaya mecbur kaldıkları sınırlı ve tatminsiz hayatlardan sıyrılmaları için bu rock konserini tek umut olarak görmektedirler. Ama bir sorun vardır, çalışacakları bir alan bulamamaktadırlar. Bu sorun Ember'in ailesinin tatile gitmesiyle çözülür, artık onları Rock efsaneleri arasına yerleştirecek konsere hazırdırlar... Acaba Luster ve Uyumsuz grubu "Anormaller", muhteşem bir konser verip sıkıcı hayatlarını geride bırakabilecekler midir?

Tüm karakterler, çeşitli stereotipleri zıtları olarak kurgulanmış. Luster, çeteci rap dünyası içinde büyümesine ve uyuşturucu satıcısı olan zibilyon kardeşine rağmen, kültürlü ve hırslı bir rock müzik fanı. aynı zamanda gizli narsisizmle bütünleşmiş uzaklaşmacı borderline hastası. Aralarındaki en uyumsuz ve determinizme karşıt olarak pasajların çoğunu süslüyor. Ray ( Raykeem ) Ortadoğu'dan gelmiş kibar ve Amerikan kültürünü yanlış analiz etmiş bir eski asker; Körfez savaşı esnasında yaraladığı kişiden özür dilemek için kalkıp gelmiş. Kibar yapısı onun sıklıkla eşcinsel olduğu yanılgısına yol açıyor. Opal ölümden korktuğu için yaşam onayıcı bir eylem olarak sekse fazlasıyla bel bağlamış 70'inin üzerinde bir kadın. Aurora güzelliği yüzünden sadece et olarak algılanan isyankar bir bakire, satanist ve babası da rahip. Güzel olmasına güzel olan ama sosyal hesap mekanizmaları çalışmayan Aurora, utangaç bir liseliden biraz hallice bir portre çiziyor. Ember, depresif ve yıkıcı davranışları olan küçük bir kız çocuğu, piromanyak ve şiddete aşık. başkalarını incitemezse kendini incitiyor, dünyadan ve insanlardan nefret ediyor.

Görüldüğü üzere yazar, stereotiplere fazlasıyla bel bağlamış. Tüm sözü edilen karakterlerin zıtları da kurgu içerisinde mevcut. derin tatminsizlik ve sosyal adaletsizliğin ve önyargıların çarklarına takılmış yaşamlara dair ifadeler metni süslüyor. Temas edilen her karakterin bakış açılarını yansıtan pasajlarla dolu olan metin tam bir uyumsuzluk ve anarşi havası  hakim olan bir tona sahip. arada sosyal kontrol mekanizmalarını da mizahi bir tonda eleştiren yazar, tıbbi iktidar eleştirisini grup terapisi bölümlerine saklamış. Banliyö yaşamı yergisini , imajlarını çocuklarından çok seven ebeveynler üzerinden götüren yazar, düzen koruyucularını ( psikiyatrist, polis, patron vs... ) bolca taşa tutmuş.

Determinizme bu derece karşı bir metnin, stereotiplere bunca bel bağlaması, kurgusal açıdan dahice bir hamle midir yoksa ciddi bir zayıflık mıdır onun kararını okura bırakmak en doğrusu olacaktır diye düşünüyorum. Sonuçta konformizm karşıtı karakterlerin onlar için çizdiğimiz sosyo-kültürel sınırlar dışında davranması elbette toplumsal eleştiri bakımında güçlü vurgular içeriyor. Bir huzurevinde ölümü beklemek yerine stritptiz barlara, rock barlara takılan önüne gelenle yatan Opal, en mutlu olması gereken çağlarda yıkıcı Borderline davranışlar sergileyen Ember, Ondan beklenilenin aksine çeteci bir uyuşturucu satıcısı olmak yerine düzenli bir işe girip sıkılıp rock yıldızı olmak isteyen Luster, savaşta döktüğü kandan memnun olması gerekirken bundan utanıp vidanını temizlemek adına dünyanın bir ucuna ailesini de peşinden sürükleyen Luster, babasının mazbut ve steril yaşamından tiksinen ama buna rağmen bir stereotip haline gelmeyip hayatını yönlendiren ama kendini saklayan Aurora... tüm bu karakterler, imkanlarının tersine hayatlar peşinde koştuğu için tatminsiz ve mutsuzlar.

Edebi açıdan bir şaheser olduğu söylenemez, imgelere gömülmüş okurunun zihnini gıdıklamak için bekleyen bir alt metne sahip değil. Çok yalın, çok açık ,çok düz. Ancak yavan değil. Bir yere varmıyormuşçasına bölünen pasajlar karakter arkaplanlarını desteklemekte eksik alıyor, yazar sanki doğarken yanlış zar atmışlar gibi basit bir motife tutunuyormuşçasına karakter arkaplanlarını metinde kısmış. Eserin eksikliği buradan kaynaklanıyor. Çok daha fazlası olabilecekken yarım kalmış gibi bir his uyandırıyor okurunda. başka incelemelerde görüşmek üzere.



Ve İnsan Köpekle Tanıştı, Konrad Lorenz


Yazar metnini tarihöncesi avcılarla köpeğin atasının muhtemel karşılaması spekülasyonları üzerinden açmış. belgesel tadında bir tonla açılan metni, insan ve yabani çakalın av partnerliği sürecinin hikayeleştirilmesine ayıran yazar, hayvanbilimciler tarafından genel kabul gören kuramları okuruyla paylaşmış. İlk evcil köpeklerin Baltık Denizi'nde Piroglarda ortaya çıktığını hipotezine de değinen Lorenz, kazık evlerin sınırlı sayıda köpek barındırmaya uygun olması nedeniyle aynı soydan köpekler arasında çiftleştimenin hızlandırdığını, yeni soyun ( evcil ) ortaya çıkışını neden olmuş olabileceği üzerinde durmuş.



Çoğu köpeğin saf kurt kanı taşımadığını kuzeye ilerleyen insanların daha önceden evcilleştirilmiş köpeklerini de beraberlerinde getirmiş olabileceği hipotezine de vakit ayıran yazar, bu köpeklerin kurtlarla melezlenmesinin "kurt köpeği" adı verilen alt türlerin ortaya çıkmasına neden olduğunu ifade etmiş. Her sayfayı basit ve hoş ilüstrasyonlar süslerken yazarın mevzu bahis ettiği konular rahatlıkla gözde canlanmakta.  yaban hayvanının sürü liderine sadakatle bağlı olduğunu çeşitli anekdotlarla okuruna aktarıp çocuksu bir düşkünlüğe sahip köpeklerin bir insana bağlanmadıklarını, tüm insanlara bağlandığı, sadakat kavramından uzak olduklarını belirten yazar, Lupus türü köpeklerde bir hayvanın bir insana bağlanma sürecinin takriben beşinci aya denk geldiğini, avlanırken sürü desteğini muhtaç olan bu canlıların sıkı dayanışma içinde olduklarını belirtmiş.



Anekdotlarda birinde köpeği Stasi'nin yaşadığı nevroz ( evet nevroz ) u tanımlayan yazar, o kadar güzel kelimelere dökmüş ki Stasi anekdotunun sonu okurların burnunu direğini sızlatabilir. Eğitim ve cezalandırma tekniklerine giren Lorenz, en etkili yöntemin lider köpek rolü oynayarak hayvanı ensesinden tutup kaldırmak ve silkelemek olduğunu, can yakmadan otorite kurulabileceğini belirtmiş. Köpeğin "görev bilinci" olmadığını eylem eğlence ifade ediyorsa katılım göstereceğini belirten yazar, çeşitli komutlar ve anlamları üzerinde durmuş. Çoğu yerde büyük üstad Lorenz'in dahi "insan merkezci" ifadelerden kaçınamadığı açıkça belli olan metinde belki de en ilgi çekici olan bölümün "hayvan töreleri" olduğu görülecektir. Tehdit ifadeleri, beden duruşları ile ima edilen hakimiyet gibi kavramların açılımını yaptıktan sonra demiş ki : "Prestiji ve hakimiyeti koruma güdüsü sadece insana özgü değildir."

Kin tutma olarak yorumlanması mümkün olabilecek davranış örüntülerini açıklayan yazar, normal bir köpeğin asla türdeş dişisini ısırmadığını dişinin ve yavruların sorgusuz sualsiz dokunulmazlığa sahip olduğunu ifade etmiş ( hakaret ederken adını kullandığını hayvan bu evet, ).Hayvan krallığında çok katı sosyal engellerin mevcut olduğunu ifade etmiş. İnsan merkezci görüşü yere yazarın metninde kimi yerlerde "Yaradılış merdiveni" görüşünün alt metinde okunuyor olması hayranlarının kalbini kıracaktır. ilgisini insanlardan çekip sadece hayvanlara yönelten kişileri sosyal açıdan "sodomi" ile suçlayan Lorenz, birlikte geçirilen uzun senelerin ardından hem sahip hem köpeğin davranışlarının benzerleşmesine sebep olduğunu söylemiş : " Köpekler zamanlar sahibinin, sahipler de köpeklerinin yansısı haline gelir."


Çocuklar ve hayvanlar arasındaki karmaşık ilişki modellerine giren yazar, hayvanlarla ilişki kurmanın doğa ile sıkı bir güven ilişkisi gerektireceğini de eklemiş. Köpek edinmek isteyenlere kendi tecrübelerini aktaran yazar, bilimin mücadele ettiği deyimleşmiş aptallıklardan kedinin "nankör" olduğu düşüncesini de yermiş. nasıl bir ruhsal durum içinde olduğunu yüzünden okumanın kedideki kadar kolay olduğu çok az hayvan olduğunu belirtip kedinin kendisini kızdıran kişi ciddi bir şekilde uyarmadan asla tırmalamadığını, kedinin normalde kaçmadığı saldırısını kendini feda edecek seviye sürdürdüğü tek durumun yavrularının tehdit altında olduğunu gördüğü koşullar olduğunu da eklemiş. Köpeklerin yalan söyleyebildiğini kanıtladığı bir kaç anekdot paylaştıktan sonra, çoğu hayvanın "tongaya" düştüğünü anlayabildiğini belirtiyor. Okurla paylaştığı çoğu hikaye aslında kendi kendini açıklar vaziyette.


Kedinin evin simgesi olduğunu, ancak bir esir olarak değil, insanla aynı statüye sahip aynı evi paylaşan bir canlı olduğunu belirtip çoğu hayvanın yuvası yakınında avlanmadığını ( atmaca yuvalar yakınında kurulan güvercin yuvaları, tilki yuvası yanında oynayan yavru karacalar vs... ),  yırtıcı hayvanların öldürürken nefret duymadığını, ifade den yazar, İnsan merkezci görüşleri eleştirirken çelişkilere ve dil sürçmelerine düşmekten geri duramıyor. Köpeklerin sözcüklerin anlamını sadece tonlardan anlamadığını, ses biçimlerini algıladıklarını ( Haris, Aris, Paris isimli çoban köpekleri ile yapılan deney ) ifade eden yazar, sahibini ısırdığı için ( yazarın kendisi ) ruhsal travma geçiren ve kelimenin tam anlamıyla "ağlayan" köpek anekdotu ile okurlarını şaşkınlığa sürüklüyor. Doğumdan sonra plesenta yeme ve davranış ketlemelerinin gerekliliğini, sınır ve çit gibi oluşumların hayvanlara nasıl hizmet ettiğini açıklayan yazar, başından sonuna belgesel kıvamında, doyurucu bir metin kaleme almış. Kendiyle çelişmeleri dışında metnin herhangi bir eksiliği mevcut değil.

Not: Kitabın kapağı, Michelangelo'nun "Creation of Adam" adlı eserinin bir uyarlaması, burada dahi "insan merkezci görüşlere ne kadar açık olduğumuz net bir şekilde görülebilir. Kapak tasarımcılarının "temas" teması üzerinde durmak istediğini düşünüyorum. 



23 Aralık 2013 Pazartesi

Caliban'ın Savaşı, James S. A. Corey ( Enginlik Serisi 2. Kitap )


Protomolekülün açığa çıkmasıyla başlayan olaylardan sonra, Güneş sistemindeki huzursuz barış, pamuk ipliğine bağlıdır. Güneş Sistemin'nin tahıl ambarı olan Ganymede'de konuşlanmış olan BM ve Mars birlikleri arasında bilinmeyen bir nedenden dolayı çıkan çatışma, topyekün bir savaşa neden olacak kadar şiddetlidir. Çatışmanın çıkmasının ardındaki gerçek sebebi bilen Çavuş Roberta Draper tüm bölüğünden sağ kalan tek kişidir. Bu asi ruhlu Mars donanma piyadesiyle, James Holden'in yolları kesişecek ve tüm Sistemi kapsayacak bir savaşın önüne geçmeye çalışan çetin ceviz politikacı olan Avasarala'nın da yardımıyla Ganymede'li bir botanikçinin küçük kızının arayacaklardır. Ancak hiçbirinin bilmediği bir şey vardır: Venüs hala aktiftir ve protomolekül kendini sürekli geliştirmektedir...

Yazarlar, savaşın yüksek oktanlı bölümlerinden ziyade Ganymede'deki insanlık dramıyla metinlerini açıyorlar. Gezegendeki sosyal ve ekolojik sistemlerin çökmesi kabile toplumuna benzer yapılar oluşturuyor ve insanların acılarından beslenen gaspçı, haraççı gibi asalakları bu ziyafet sofrasına davet ediyor. Mars ve BM arasındaki giderek yükselen gerginlik iki tarafın da Ganymede'de yaşananlara görmezden gelmesiyle sonuçlanıyor. Sosyal adaletsizlik ve bürokrasi yergisi bu kısımlarda sıklıkla kullanan yazarlar, koşulların yarattığı psikolojik çöküntüyü ve PTSD 'yi ( travma sonrası stress bozukluğu ) özellikle Prax ve Bobbie üzerinden işliyorlar.

Kolonide büyüyen çoğu insanın agorofobik olması ve Dünya'nın koşullarına sert tepkiler vermesi hoş ve yerinde detaylardan sadece biri. Holden ve Miller arasında bir özdeşleşme ve kimlik bunalımını kurgularına dahil eden yazarlar aynı konsepti Bobbie'nin yaşadığı kimlik krizinde de işlemişler. Avasarala ve Roberta'nın ilişkisi, iç grup - dış grup çatışmasına güzel göndermeler içeren bir yapıya sahip. Evrimsel baskılara Psikolojik ve Nietzchevari açılımlar getiren yazarlar, Escher ve Kurosawa atfında bulunuyor. 

Holden'in bilginin serbest paylaşımı anlayışına karşı durabilecek olan güçlü bir karakterin ( Avasarala ) kurguya dahil olması diyaloglar ve ilişkilerin doğasını derinden etkiliyor. Yazarların, Naomi ve Holden arasındaki ilişkinin space opera'ların olmazsa olmazı aşk temasını doldurduğu ve siyaseti kurguya daha fazla dahil ederek, detaylı ve akıcı bir okuma sunan eser kaleme alındığı gözden kaçmıyor. Özellikle Fizik ve biyolojinin temel kurallarına bağlı kalınmış ve mantıksal temellere oturtulmuş olan açıklamalar okuru yoracak veya kurgudan kopmasını sağlayacak düzeyde değiller. Kimi yerlerde klişelere de başvuran yazarlar akımı hiç bozmamış ve okuru şoke edecek bir sonla eserlerini noktalamışlar.


Enginlik Serisinin 2. kitabı tempoyu hiç düşürmeden bir solukta okunan güçlü ve başarılı bir bilim kurgu. Türün hayranları zaten kaçırmayacaktır, ancak herkesin zevk alabileceği tonu diğer türlerin hayranlarını da cezbedecektir diye düşünüyorum. Kaçırmayın üzülürsünüz. Keyifli Okumalar dilerim. Başka incelemelerde görüşmek üzere.


Caliban'ın Savaşı # 2,3,4 ; James S. A. Corey


" < Kaptan,> dedi Amos, bir yandan sırıtarak. < Beni öldürebilecek bir şey diğer herkesi çoktan öldürmüştür. Ben son kalan olmak için doğmuşum. Sözüme güvenebilirsin." ( syf 271 )


"... Bu onun iyi bildiği bir oyundu ve ilk yarının sonunda geride kalmış olması, kaybetmesini bekledikleri anlamına gelirdi. Hafife alınmaktan iyisi yoktu." ( syf 295 )


"... Tıklım tıklım dolu bir konser salonundaki birinci sınıf bir müzisyenken eline bir düdük tutuşturmuşlar gibi hissediyordu." ( syf 379 )


22 Aralık 2013 Pazar

Caliban'ın Savaşı # 1, James S. A. Corey



"Prax'ın işi dallardan düşen kozalakları toplamak ve tohum elde etmek için onları yakmaktı. Vahşi doğada sarıçam ateş olmadan çoğalamazdı; ebeveyn ağacın ölmesi gerekse bile kozalaklardaki reçine daha harlı bir yangını teşvik ederdi. Daha iyi olmak için önce daha kötü olmak gerekirdi. Bitki hayatta kalabilmek için kendisini öldürecek bir şeye kucak açmalıydı.

Prax bunu anlıyordu." (syf 247 )

15 Aralık 2013 Pazar

Bağlantı # 1,2 ; M.T. Anderson


"Bağlantıyı özledim. İlk ne zaman yerleştirildi, bilmiyorum. Belki bundan elli ya da yüz yıl kadar falan öncedir. Ondan önce, insanlar ellerini ve gözlerini kullanmak zorunda kalıyorlarmış. Bilgisayarlar, bedenlerinin dışındaymış. Bilgisayarlarını ellerine alıp dışarı çıkarıyorlarmış, tıpkı akciğerlerinizi bir çantanın içine koyup da nefes alması için açık havaya çıkarır gibi."


"Büyürken sahip olduğumuz her şey - Bağlantı'daki öyküler, oyunlar her şey işte - hepsi bizim kişiliğimizi akıtıyor, böylece daha kolay ürün satılabilen kişiler haline geliyoruz. Yani, insanları birkaç kişilik türüne bölen demografik çalışmalar yapıyorlar; sonra sen de, olmanı bekledikleri kişiye uygun reklamlar almaya başlıyorsun. Kim olduğunu anlamaya ve daha kolay pazarlama yapabilmeleri için yarattıkları o kişilik türlerinden birine uymanı sağlamaya çalışıyorlar. Spiral gibi düşün. Her şeyi çok basit yapıyorlar ki herkese hitap edebilsin. Zaman geçtikçe de herke her şeyin çok basit olmasına alışıyor, böylece insanlar olarak gittikçe daha az farklılaşıyoruz, daha basitleşiyoruz. Yani şirketler her şeyi daha da basitleştiriyor. Ve bu böyle devam ediyor." ( syf 101 )

Bağlantı, M. T. Anderson


Titus ve arkadaşları Ay'daki bahar tatillerinde çılgınlar gibi eğlenmektedirler. Titus, asi ve uzak Violet ile tanıştığında daha iyi hissedemeyeceğini düşünmektedir ki... "Merhamet Koalisyonu" adlı örgütün bir ajanı Bağlantılarını Hack'ler. Bağlantısız kalan gençler hem kendilerini eğlendirmek hem de dünyayı ve insanları bağlantı olmadan tanımlamak için bir şans elde etmişlerdir. Violet ve Titus, pazarlama öğelerini aşıp dünyayı gerçekten görmek için çok çaba harcayacaklardır...

Yazar, metnini 1. tekil üzerinden kurgulamış. Ergen tech argosu ile açılış yapan roman, bilginin insana köle olduğu bir zamanı anlatıyor. Bilgiye ulaşmadaki kolaylık dehşet verici seviyede bir tembellik yaratmış, insanların dünya kendi başlarına ( bağlantısız ) algılama yetilerini köreltmiştir. Argo kullanımı ve sözcük seçimlerindeki embesillik seviyesindeki basitlik yazarın toplumun cahilliğini aktarma yönündeki takdire şayan yaratıcılığından ileri gelmekte. Her şeyin sentetik olduğu, yiyeceklerin dahi damardan vurulduğu geleceğin dünyası tüketim çılgınlığına vurgu yapan hoş imalardan birisi. Konformizme karşı isyan çok ufak bir pasajda klonlama irdelemesi üzerinden yapılmış.

Yazar dünyanın yapaylığının altını daha çok çizmek için bölümlerine reklam pasajları ile ara vermiş. Hedonist vurguların mevcut olduğu oral fiksasyon üzerinden tüketim toplumu açılımlamaları eserin güçlü yanlarından. insanların işleyebileyeceğinin üzerinde veriyle bombardıman edilmesi bar pasajında güzel aktarılmış. Bağlantı üzerinden yaşanan hayatları ve veri müptelalığını okurun gözüne sokmadan aktaran yazar, bilgiye ulaşma konusunda çaba harcamanın anlamsız hale geldiği, bilginin kirlendiği ve çarpıtıldığı korkunç bir gelecek kurgulamış. Müşteri profili, sürekli öneri ve reklamlarla yüklenen düşünceler, ve insanların amaçsızlığı özellikle "yelkenli resmi" imgesi üzerinde toplanmış.

Yazı yazmak nerdeyse yok olmuş, kağıt ve kalem hiyeroglif kadar antik kaçıyor bu dünyada; her şey satılık , düşünebileceğiniz, görebileceğiniz her şey . Bulutlar TM ( trade mark ) veya Okul TM gibi... Artık eğitim kurumları şirketler tarafından yönetilmekte, insani temas neredeyse yok olmuş; aileler sadece gen materyalini satın alıp tüp bebek ( tıpkı Cesur Yeni Dünya'daki gibi ) yapıyorlar. Sevgi bile satın alınabiliyor, aileler çocuklarına alışveriş listesi sunmak dışında iletişim yolu bilmiyorlar. Kimi zaman Vonnegutvari ironilere başvuran yazar ( hava fabrikası kurulması için talan edilen ormanlar !!! ) , yüzeyin altında yapay bir güneş ışığıyla yaşayan , üretmeyi bilmeyen insanları dolu bu dünyayı devasa dijital bir alışveriş merkezi haline sokmuş.



Her şeyin kullan at olduğu ( masa ve sandalye dahil !!! ), bu dönemde hayvanlara ihtiyaç yok. Doku çiftliklerinde fileto biftekler yetiştiriliyor, doku mezbahaları var, mekanik oyuncak kuşlar eski canlı ve kırılgan olanları aratmıyor... oral fiksasyonu kelimenin tam anlamıyla kullanan yazar, yemek alışverişi yaparken heyecanlanan karakter üzerinden nesneyle özneyi karıştıran modern toplumu yermiş. Rüyalara dahi sızan Bağnet TM uyurken bile insanlara pazarlama yapmakta, en sevdiği reklamı görerek uyuyan milyonlar insanla dolu bir veri çöplüğü burası. Korsan yayınlar bu gerçekdışı alışveriş merkezi ilüzyonunu delip gerçek dünyayı biraz da olsa insanlara aktarmaya çabalıyor.

İç grup - dış grup çatışmasını Violet üzerinden irdeleyen yazar, moda uğruna ne kadar ileri gidebileceğimizi sorgulamış: kendine kasıtlı zarar vermenin moda olması, estetik cerrahların yara taklidi dokular yerleştirmesi vs. Beynin çoğu görevini kendi üzerine alan Bağnet ölümcül sonuçlara neden olabiliyor. Kayıtsızlığı Titus üzerinden irdeleyen yazar, karakterin kendini bitirme çabasını çok güçlü ve hatırda kalır şekilde aktarmış. İnsanları birbirlerine bağlamak yerine uzaklaştıran Bağnet, insani duygularla teması kesmiş. H.G. Wells göndermesi ; mutlu ve bön Eloi atfıyla toplumu yeren yazar, hüzünlü ve isyan dolu bir metin kaleme almış. Kaçırılmaması gerektiğini düşünüyorum, keyifli okumalar dilerim. Başka incelemelerde görüşmek üzere.


10 Aralık 2013 Salı

Hayvanlar Ne İster, Marian Stamp Dawkins


Yazar, metnini tarım ve çevre raporlarında "Hayvan refahı" nın hiç geçmediğini belirterek açmış. insanların hayvanlara karşı tutumunun, duyarlılığın, önyargının, kişisel çıkarın ve onları kullanmanın karışmasından oluştuğunu, hayvanların y iş için kullanıldığını ifade etmiş. Hayvan refahının yalnızca bol yiyeceğe ve zengin yaşam koşullarına sahip olan insanların ilgileneceği bir üst-orta sınıf zevki olarak görülüp yanlış algılandığını, Hayvan refahına ilişkin en güçlü savların hayvan refahının insanınkiyle ilişkilendirilmesiyle ortaya çıkacağını belirtmiş. hayvanat bahçelerinin neden iyi refah ifade etmeyeceğini açıklayıp " doğal" , köy mutfağı" gibi vurgular sayesinde insanların aslında hayal satın aldıklarının altını çizmiş. "Doğal" kelimesinin genellikle "mükemmellik" ili ilişkilendirildiğini belirtip, önkabul ve çağrışımların gücüne giriş yaparak bilişselcilerin sıklıkla kullandıkları şema kavramına atıflarda bulunmuş.

İnsan aklı gibi olmayan aklı, insan gibi olmayan duyguları ifade edecek sözcüklerimiz olmadığını, İnsan olmayan şeylere insansı nitelik ( insanbiçimcilik ) atadığımızı ifade eden yazar, Lorenz, Bekoff, Blackmore ve Griffin atfılarında bulunmuş ve etolojinin güçlü isimlerinden saygıyla bahsetmiş. Griffin'e göre avlanma stratejilerindeki değişkenlik yani beceriklilik ve yeni durumlarla başa çıkma yeteneğini bilincin kanıtıdır diye yazar, hayvanların yalnızca içgüdülerinin, basit denemelerin ve hata yaparak öğrenmenin dışına çıkarak haraket edebileceğini, hayvanların düşünebileceğini vurgulamış. Hala insanlardaki biliç yapısının nasıl ortaya çıktığına dair kesin bir fikrimiz olmadığını bu yüzden bilinmeyen bir kapsamı hayvanlarda aranmasının etolojiye zarar verdiğini metninin çoğu yerinde vurgulamış.

Hayvanların tümünün ilk başta şans eseri olarak ardından bundan faydalanarak olaylar arasındaki bağlantıları çözme yeteneiğne sahi olduğunu, kalıtsal davranışlar ve öğrenmenin de bilinçliliğin bir kanıtı olarak görülebileceğini belirtip Ryle ve "makinedeki hayalet" atfından bulunuş. Fiziksellik ve düalizm ( aslında dikotomi ) yi açıkladıktan sonra bilincin henüz şifresini çözemediğimiz oldukça becerikli bir yazılım olduğunu belirtmiş. Filozofların Zombi testini açıklayıp ( çok ciddi bir sorgu ve yerinde kullanılmış ) evrimselci sorgulamalara girmiş ve Turing testi atfında bulunmuş. Görüntüleme sistemleri ve nörofizyolojideki gelişmelerden kısaca bahsedip Acı çekmeyen hastalar ve kör görüşü gibi son derece ilginç vakaları irdelemiş.

Doğal seçilimin ara nokta bulup belirli bir yeteneği diğeri pahasına geliştirdiğini balık ve sürüngen beyinlerine hala sahip olduğumuzu ancak yakın zamanda yeni kısımların geliştiğini ( evrimsel ölçekte elbette ), insanların dilinin ortaya çıkması sürecinde beyinde yeni bir bölgenin evrimleşmediğini dilsel faaliyetlerde aktif olan bölgelerin büyük kısmına primatların da sahip olduğunu ifade etmiş. Darwin Ve " insan ve hayvanlardaki Davranışların ifadesi" kitabına atıfta bulunan yazar, Darwin'in bir duygusal davranışın ifadesi ve onun arkasındak olan veya olmayan bilinçli farkındalığın ayırdına vardığını belirtmiş.  Hormonal tepkimelere , evrimsel silahlanma yarışına kısaca değinen yazar, hayatta kalma içgüdüsünü açılımlamış. 

İnsanların müdahele ettiği alışılmadık kafes koşullarında " ihtiyaç" ve "istek" birbirinden ayrışmıştır diyen yazar, " iyi refah" ın yalnızca fiziksel ihtiyaçların karşılanmasından fazlasını ifade ettiğini, hayvan sağlığı üzerinde bir etkisi olmayan ya da hayvanın dikkate almadığı bir gelişmenin hayvan refahını etkilemeyeceğini vurgulamış. doğal seçilimin , tüm ihtiyaçların ve isteklerin karşılandığı kalıcı bir durumu yaşayan hayvanlar değil, o çevrenin doğurduğu farklı istek ve ihtiyaçlar arasında en uygun dengeyi bulan hayvanların yaşayacağı bir mekanizma olduğunu vurgulamış. Aynı şekilde en zor seçimleri yapabilmek için hayvanların donatıldığını da eklemiş. 

Rushen'in ayak sürüme deneyini örnek olarak gösteren yazar, koyunların dahi hoşlanmadıkları bir koşula girmekte "hevessiz" olduğunu ( kırkılma ünitesi yolunda çok yavaş hareket etmek ) ve istedikleri her şeyi öğrenebileceklerini belirterek, onların bir kez ne istediğini ya da istemediğini bilirsek ve ne ölçüde isteyip istemediklerini anlarsak bunun diğer davranışların yorumunu kolaylaştıracağını ifade etmiş. Tüm söylediklerini özetleyen bir sonuç bölümüyle metnini kapatmış. Tarafsız kalmaya çok çabaladığı belli olan metin kimi yerde çelişkilere düşmekle beraber bilimsel ve sağlıklı bir bakış açısı sunuyor. Başka incelemelerde görüşmek üzere.



1 Aralık 2013 Pazar

Anarşizm, Colin Ward


Yazar, metnini anarşinin tanımını yaparak açıyor. Yunanca otorite karşıtı, yönetim yokluğu anlamına gelen "anarkhia" dan gelen sözcük ilk kez Proudhon tarafından 1840'ta kullanılmış. Proudhon'a göre yönetim olmaksızın örgütlenme hem mümkündür hem istenilir bir durumdur diye yazar, ters giden Fransız devriminin sonucu olarak otorite karşıtı görüşün güç kazandığını belirtiyor. Tüm anarşist ideolojilerin temelinin harici otoritenin dışlanması olduğunu ifade eden yazar, Anarşinin kurucu babalarından alıntılar yaparak onları tanıtıyor: William Godwin, Pierre - Joseph Proudhon, Michael Bakunin, Peter Kropotkin.

Devrim denemeleri ve küçük çaplı isyanlardan örnek veren yazar, Chomsky atfından buluyor ve anarşizmin devlet, toplum arasındaki bir ayrımı vurguladığını belirtiyor: Sivil toplum. Her bir halkın kendisini diğer halkların tehdidi altında hissetmesinin devlete birleştirici gücünü verdiğini belirten yazar, Tredagar modelindeki kendini vergilendirme kalıbı genel olarak sağlık sektöründe uygulansa bu kurumun devletin finans siyasasının oyuncağı olmayacağını ileri sürüyor. toplumsal gereksinimlerin karşılanmasına yönelik çabaların kamu büraokrasisin ve özel sermayenin dışından alternatif arayışını ortaya koymaktadır diyen yazar, anarşistlerin kaçınılmaz hayal kırıklığının ardından alternatif bir sosyalizmin yükseleceğini ileri sürmekte olduğunu çünkü modern toplumun kapitalist ve sosyalist alternatiflerin sınırlılıklarını öğrendiğini ifade ediyor.

Anarşist örgütlenmenin küçük, geçici, gönüllü, işlevsel olması gerektiğinin altını çizen yazar; özellikle küçük olmaları gerektiğini vurguluyor: Bu sayede bürokratikleşme ve hiyerarşi oluşumu eğilimlerinin gelişme şansının az olduğunu savunuyor. sosyalizmin büyük ölçüde yanlış temsil edildiğini, ulusçuluk yanlısı bir politik gündeme hizmet eden tarihin yanlış yazıldığını, hatta yaratıldığını vurguluyor. Bakunin alıntıları yaptıktan sonra kırsal kesimdeki muhafazarlığı irdeleyip bütün dünyadaki laik devletlerin tehdit altında olduğunu belirtiyor. her türlü köktendinci inancın temsilcilerinin özgürlüğü ve bununla ilgili konuların tartışılmasını bastırmak için cinayet ve terörü kullandığını, hapishanelerin suç üniversiteleri olduğunu ifade ediyor. John Stuart Mill ve Mustafa Kemal Atatürk atfı yapan yazar, rekabet yerine işbirliği içinde yapılandırılan toplumun, toplumdışı davranışlardan daha az muzdarip olacağını, emeği özgürleştirme hareketinin hız kaybetmesinin nedeninin daha ucuz işgücüne yurtdışında ulaşma imkanının işverenlere bu tehdidi edecek gücü vermesi olduğunu belirtmiş.

İstihdam kültürünün tuzağına yaklanmış hisseden vatandaşların düşleriyle anarşistlerin görüşlerinin birbirine çok yakın olduğunu iddia eden yazar, eğitimin esas hedefinin mutluluğun üretilmesi olduğunun altını çizmiş. İlerlemeci eğitim ve özgürlükçü eğitim arasında ayrım yapılmasının gerekli olduğunu, anarşist yaklaşımın eğitim lanında diğer tüm alanlardan çok daha başarılı olduğunu belirtip Thoreau ve Walden atfında bulunmuş. 20 yy ın özgürlükçü akademisyenlerini  pazar kapitalizmine ideoloji tedarik etmekle suçlayan yazar, prodhon'dan alıntılıyor: " Savaş devletlerin sağlığıdır." Emma Goldman alıntısına yer verip "özgür birliklerin" normalleşmesinin ardında doğum kontrol tekniklerinin gelişmesi olduğunu vurguluyor. Anarşizmin sık karşılaşılan krizinin, küresel düzeyde çokuluslu topluma değil, kendi kendisini yönetecek kadar küçük olan yalıtılmış bölgelerin oluşturacağı dünyaya uyan bir ideoloji olduğunu itiraf edip Le Bon atfında bulunuyor.

nazik bir biçimde başlayan kürsel kapitalizme karşı büyük uluslararası muhalefet gösterilerinin artık sessiz devirmler olmadığını her geçen onyılda güç kazandığını belirten yazar, Kropotkin'den ( sene 1899 ) alıntılayarak sürdürülebilir enerji kaynaklarına duyulan ihtiyacı ve çevreci anarşistlerin görüşlerini paylaşıyor. yeşil ümit hareketi ve çevreci eylemlerin sıklığının artmasının umut verici olduğunu ifade eden yazar, detaycı ve hoş bir makale kaleme almış. Başka incelemelerde görüşmek üzere. 


30 Kasım 2013 Cumartesi

Hayvan Hakları, David Degrazia


COK'un ( compassion over killing ) Nisan 201'de entegre tavukçuluk tesisine yaptığı baskınla metnini açmış yazar ve sormuş: "İnsanlar karşısından hayvanların ahlaksal statüsünü nasıl anlamalıyız?" Aristo'nun vurguladığı, "Yaradılış Merdiveni" görüşünün perçinlendiği hayvanların daha düşün konumda olduğu görüşünü ve tarihini irdeleyerek başlamış. Aristo'nun seksist ve elitist görüşleri gibi inanışlar İncil'in de üzerine çimento dökmesiyle iyice sağlamlaştı derken yazar ( benim yorumum bu tabi ki )  hayvanların nesnler gibi kullanıma açık hale geldiğinin altını çizmiş. Descartes ile başlayan mekanik görüşün, insanın üstünlüğü görüşünü iyice cilaladığını, bu görüşle beraber hayvanların akıl yürütmeden ve duygulardan yoksun organik makineler olarak sınıflandırıldığını belirtmiş.

Hobbes, Locke, Kant gibi büyük filozofların akıl yürütmeyi çok görseler de hayvanlara duyguları atfettiklerini, Bentham'ın yapılan zulmü lanetlediğini belirten yazar, Darwin'le beraber karşı görüşlerin güç kazandığını, evrim kuramının hayvan ve insanlar arasındaki uçurumun savunulmasını güçlendirdiğini ifade etmiş. ilk hayvan hakları hareketinin 19. yy da İngiltere'de ortaya çıktığının altını çizen yazar, 1960 ve 70'lerdeki medeni haklar hareketinin ırk ve cinsiyet ayrımcılığında artan muhalefetin diğer ayrımcılık türlerinin reddine giden yolu açtığını ifade etmiş. Bu sayede davranışçılar ekolünün ( kasaplar da denebilir ) entellektüel arenada puan kaybettiğini ve Peter Singer ve Donald Griffin gibi muhalif yazarların kitaplarının yayınlanmasının aktif eylemleri ateşlediğini belirtmiş.

Bir canlının ahlaksal haklara sahip olduğunu söylemek onun ahlaksal statüye sahip olduğunu söylemektir diyen yazar, tüm canlıları kapsayan bir eşit hak söyleminin saçma olduğunu ifade ediyor. Sezgiye sahip olmayanların olanlarla bir tutulamayacağı savını destekleyip farklı çıkar ve karakterlerin söz konusunu olduğunu vurguluyor. insanlar için otonomluğu saygı prensibi geçerlidir ama bunu hayvanlara uygulamak zordur ( rızası dışında tedavi amaçlı kediyi veterinere götürmek örneği ) diyen yazar, hayvanların acı çekmesinin insanların acı çekmesi kadar önemli olduğunu belirtmiş. Yakın akrabalarımızın ( bonobolar misalen) bize bu kadar benzerken " homo sapiens" türüne ait olmak özel bir ahlak statüsünü gerektirmiyor diyen yazar, toplumsal sözleşmelerin koşullarını anlayacak rasyonelliğe sahip olmayan insanların ( ciddi zeka geriliği örneğin ) ahlaksal statüden yoksun olması gerekir diye vurgulayarak prensipteki açığı gösteriyor.

Kişi ancak ahlaksal yükümlülüklere sahipse ahlaksal haklara sahip olabilir diyen görüşün aksine yazar bebeklerin ahlaksal uygulayıcı olmadığını ama eşit hak sahibi olduğunu göstererek prensibi yıkıyor. toplumsal bağlam hipotezine giren yazar, bu kuramın ırkçılığa ve türcülğe açık kapı bıraktığını inceden ima ederken, sürgülü cetvel modelini irdelemiş ( yaradılış merdiveni'nin daha bilimsel versiyonu ). acının doğasına ve evrim kuramından destek alarak gerekliliğine , nörofizyolojik benzerliklere giren yazar, bütün endişe engelleyici alt tabakları oluşturan benzodiyazepin reseptörlerinin çoğu omurgalı da var olduğu ( acı ve zevk duyuları var, inanılanın aksine )  hayvanların anılara sahip ve kendierinin farkında olduğunu ifade etmiş.hayvanet bahçeleri, hayvan deneyleri, sınai çiftlikleri örneklerle açıklayan yazar, protein alımındaki dengesizlik ve  ekonomik yetersizlik savlarına saldıran yazar, çoğu yerde Makyavellizm sorgusuna girmiş. Öneri ve alternatifler getirmeyi es geçemeyip kısa olsa da doyurucu bir inceleme kaleme almış.

28 Kasım 2013 Perşembe

Uzayda Kaybolanlar, Robert A. Heinlein


Vanguard adlı yıldız gemisi uzayda kaybolur, Centaurus yolunda 2 kuşak boyunca sürecek yolculuğunu tamamlayıp tamamlamadığı bilinmemektedir. Ancak Jordan Vakfı'nın inşa ettiği bu sağlam ark uzayı yarıp yoluna planlandığı gibi devam etmektedir. İçinde yaşayanlar ise dünyalarını sadece bu metal tabuttan ibaret sanmaktadır. İçlerinden biri, genç Hugh Hoyland, gerçeği keşfedecek ve üst güverteleri işgal etmiş olan mutantlar ve sıradan insanlar arasında barış yapılmasını sağlamak ve yolculuğu tamamlamak için canını ortaya koyacaktır...

İnsanların toplumunda sert sosyal kontrol parametreleri mevcut: evlilik ve gelecek ( iş ) seçimi tamamen kıdemli ( yaşlı ) kişilerin tekelinde. İçlerinde en yaşlısı "Şahit", olarak yargıç, alim rolünü üstleniyor. Yazar din ve tanrı sorgusuna girerken yolcuların içindeki yaşadıkları metal dünyaya çok sayıda imge ve anlam atadıklarını kozmogoniden de yararlanmış. İç grup- dış grup çatışması, asiler ( mutantlar ) ve insanlar arasındaki sürtüşmeler üzerinden irdelenmiş. Ağır bir teknokrat kültürün hakim olduğu gemi yaşamı, fizik ve sosyal kıstasların karıştırıldığı bir sosyal etiket ve imgeler çrobasına dönmüş. Kozmogoni ve dini yazıtlarında geçen saf ırk vaadi, neonazi kökenli psotulatlar içeriyor. Dinin ve teknolojinin birleştiği bu kültürde, çok sayıda Orwellyen tezat kullanılmış.

Proleter isyan tohumlarını gençler arasına atan yazar, hem sınıf hem de kuşak çatışmasını harmanlamış. Tıbbi iktidar yergisine giren yazar, Galileo atfında bulunmuş ( çok başarılı ). Tüm bir inanış sistemine, önyargılara, tabulara açılan savaş mutantlar ve insanlar arasında kısıtlı bir barış yapılmasına olanak vermiş. Makyavellizm yergisinde bulunan yazar, iktidarın yozlaştırdığını Narby karakteri üzerinden aktarmış. Heinlein ustaya yakışmayan bir yalınlık ve basitlik, kimi yerde göz yoran seksist ifadeler metnin değerini düşürüyor. Kitabını zayıf bir sonla kapatan yazarın acemilik çalışmalarında biri olan eseri devasa mantık hatalarına da ev sahipliği yapmakta ( tüm dünyası güverteler ve yıldız gemisi olan, Dünya ve uzay'a dair hiçbir bilgisi olmayan bir karakterin "Jupiter'den büyük" diye yorum  yapması affedilir gibi değil. )... Türün hayranlarına değişiklik olacaktır ancak beklentilerini düşük tutmalarını önermem gerekli... keyifli okumalar dilerim. Başka incelemelerde görüşmek üzere.

Not: Brian Aldiss'in "Yıldız gemisi", aynı konseptte çok daha güçlü bir kurgu ve sosyal altyapıya sahip, ilgilenenler Metis bilimkurgu'dan çıkmış bu kitapla susuzluklarını giderebilir.

27 Kasım 2013 Çarşamba

Güzelliğin Tarihi, Georges Vigarello


Yazar, metnini kadının dekorun ve devinimsizliğin içindeki donuk siluetlerin estetiğinden yakasını sıyıramadığı için, güzelliğin modeli olarak düşünülür diyerek açmış. Güzelliğin konsept olarak modernizmin içine "Rönesans'ta gerçekleşen figüratif değişimde" girdiğini belirtip statü ve itibar için değil doğal güzellikleri için hayranlık duyulan kadınları açılımlamış. "İdeal güzellik" e duyulan hayranlığı tanımlayarak 15. yy'da kadın bedeninin daha önce sahip olmadığı bir derinlik ve renge kavuştuğunu ifade etmiş. Güzelliğin değerini belirtmek için ifadelerde değerli metaller ve mücevheratın egemen olduğunu, ahlaki kuralların, güzelliği bedenin belli bölgeleriyle sınırlandırdığını belirtip açık olanın ve gizli olanın ölçütlerini vermiş.

Kelime olarak da bedenin üst taraflarının 15 yy.'da tüm kibar sıfatları üzerinde topladığını, ışık saçan veya parlayan gözlerin güneşin veya gökyüzünün parıltısının temsili olduğunu, güzelliğin, kadınların mükemmelliği olarak görülecek kadar değerini arttırdığını ve böylece kadının statüsünün güçlendiğini ifade etmiş. Kadının onu şeytanileştiren geleneği aşarak mükemmelliğe bir adım daha yaklaştığını cinsiyetler arası ilişkilerin bu yüzden değişerek bir "konuşma sanatının" ve " saray kadını" konseptinin doğuşuna neden olduğunu belirtip fiziksel estetiğin mükemmelliğinin kesin olarak dişileştiğini, güç ve güzellik kavramlarının birbirinden ayrıldığının altını çizmektedir araştırmacı.

Ancak kadın hala erkeği "eğlendirmek" hata "hizmet etmek" için vardır. Hiyerarşi yolunu estetiğe dek bulur: güzellik türleri tanımlanır ve ast-üst ilişkisine girerler; kışkırtıcı güzellik, cilveli güzellik, sofu güzellik. Tanrısal köklere yapılan sonu gelmez referanslar, güzelliğin tasvirinin bir mutlakı yansıtması gerektiği görüşü hakimdir. Güzellik, elementlerin en gizemli kaynaklarıyla birleştirilir, bu koşullarda dilin yetersizliği ve tanımlamada eksiklik net bir şekilde görülebilir. Çoğu zaman beden arzulanan biçime boyun eğmek zorundaymış gibi sıkıştırılır, korse doğar. Güzellik için ilk ev yapımı reçeteler 16. yy.'da ortaya çıkar diyen yazar, 17 yy.'da süslenmenin ve yapaylığın meşruluk kazandığını ve kanıksandığını belirtmiş. Gözler bu dönemde parıltı dışında duygular kazanır ( romantik akımın etkisi hakimdir ),Sahne sanatlarının estetiğin artık ifadeden bağımsız ve devinimsiz olmasını engellediğini, duygu sözcüğü tutku sözcüğünün yerine geçtiğini, fiziksel güzellik üzerine ampirik incelemeler ortaya çok sayıda rakam ve ölçüt çıkardığını belirten yazar, İskelet yapısının incelenmesiyle ırkçılığın dayanak bulduğunu ve seksist dayatmaları ( leğen kemiği genişliği, kadın anne olmak için vardır ) beraberinde getirdiğini ifade etmiş.

Bireyleşmenin, kuaförlerin ortaya çıkmasına, modern kozmetiğin ve ulaşılabilir güzellik idealinin evlere girmesine sebebiyet verdiğini ifade eden yazar, 18. yy. 2. yarısında dirilik, hijyen ve güzelliği kadına bağlayan bir anlayışın somutlaştığının altını çizmiş. 19. yy'da güzellik tanrı vergisi olmaktan çıkıp sonradan kazanılan bir şeye dönüştüğünde makyaj ve süslenmede meşruluk kazanmıştır diyen yazar, tuvallerin artık gözler ve bedenler olduğunu da eklemiş. Yazar, kadının kamusal alana girmesi ona engel olan korsenin sonunu getirerek bir hareket serbestisi sağladığının, perhiz ve egzersizlerle beraber boy aynalarının da evlere bu dönemlerde girdiğinin altını çiziyor. 1930'larda ağırlığın sağlık göstergesi ilan edilmesiyle yeni beden ölçüleri arayışı başladığını, güzellik yarışmalarının ortaya çıktığını , model ve imajların artık sayılara döküldüğünü, cisme büründüğünü belirten yazar, sinemanın bu beden ölçülerini kitlelere yaydığını vurgulamış.

"Platin sarışın" miti doğduğunda, saç şekli ve renginin çarpıcılık öğelerinden biri olduğunun hissi kitle iletişim araçları yardımıyla yayıldığını, Güzellik inşa edilir düşüncesiyle kozmetik sektörünün devasalaştığını belirtip estetik cerrahi ve onarıcı cerrahinin birleştiğini belirten yazar, 1940'larda selülitin tıp literatürüne giridğinin de altını çizmiş. hayvan metaforlarının kadını ( kedi ) tarif ederken kullanılmaya başlaması ise haylazlık ve yabanilik gibi içgüdüsel ve doğal ifadelerin sosyal etiketlerden bir kopuşa işaret ettiğini belirtip özel yaşama ve bireysel seçimlerde özgürleşmenin güzellik konseptinin gelişmesiyle gündelik yaşama girdiğini ifade etmiş. Giyim sektörünün unisex hale gelmesiyle cinsel sınırlar ve etiketler ortadan kalkar: metroseksüellik ve homoseksüellik kavramları tanınma talebinde bulunur. diye görüş belirten yazar, Kimliğin hiç olmadığı kadar beden indirgendiğini, güzelliğin ve ortaya konan şeyin artık bireyin kişiliği olduğunu nosyonunu doğrulamış. Hazzın davranışların merkezine yerleştiğini ( diyetin hazzı, sağlığın hazzı, bakımın hazzı vs...) belirten yazar sormuş: " Tekil bir ben, neşterle nasıl çizilir?" Çok sayıda referans veren ve mümkün olduğunca tarafsız yazan yazar, Doğu'daki güzellik kavramına hiç dokunmamış. Avrupai nosyonların onaylanmasına kadar gelen görüşler daha detaylı bir tarihçe talep eden okurları yüzüstü bırakacaktır. Keyifli okumalar dilerim.

24 Kasım 2013 Pazar

Mavi Sakal # 1, Kurt Vonnegut

"O bir hayat yaşamıştı. Bense anekdot biriktirmiştim. O yuvasını bulmuştu. Benim içinse yuva, bulacağımı hiç düşünmediğim bir yerdi." ( Syf 222 )

23 Kasım 2013 Cumartesi

Dünyaya Düşen Adam, Walter Tewis


Thomas J. Newton, yüzlerce ışık yılı öteden gelen bir ziyaretçidir. Ölen dünyasının kalan insanlarını kurtarmak için yıllardır yaşadığı dünyanın insanlarını gözden çıkarmak zorundadır. Değiştirdiği, zamanının ötesindeki buluşlara boğduğu dünyanın sorumluluğunu almak için gereken gücü bulmak için kültürün dayatmaları ve nevrozlarla boğuşması gerekecek ve bürokrasi ile kafa kafaya çarpışacaktır...

Yazar, metninin açılışında Paracelsus atfı yapıyor. Kültürün çarpıttığı kişilikleri kurgusuna yediren yazar, açgözlü ve hırçın,çıkarcı avukat motfine Farnsworth'u koyuyor. Akademik yarışta hırpalanmış, öğretmenlik yapmadan önce Oppenheimer ile birlikte atom bombası üzerinde çalışmış olan Nathan Bryce ise bilimi ve erdemini sorgulamakta olan dul ve dünyadan elini ayağını çekmiş bir münzevi. Betty Jo, sosyal yardımlarla geçinen, kendini geliştirmemiş ortayaşlı bir dul, kendi hayatından kaçmak için içkiye sığınıyor. Newton modern entellektüellerin yaşadığı ikilemleri yansıtan bir imge olarak kullanılmış.

Kimi yerde Orwellyen kaçan abartılar ( Nebraska ve İowa'lı silahsızlanma taraftarları ? ) kullanan yazar, Henry David Thoreau atfında da bulunmuş. Bryce, insan ruhunun ikiliğini sorgulayan karakter olarak görev alırken insan kibri "İkarus'un Düşüşü" tablosuyla imgelenmekte. Bryce yabancılaşmaya ve yaşanan ikilemleri aktarma görevini üstlenirken tüm bu motifler bir münzevi ve "yabancı" Newton'la imgeleniyor. Betty Jo ile paylaştığı yalnızlığı ve konformizme isyanı göz doldururken Newton, acıklı bir kimlik sorgusuna giriyor ve dönüştüğü "insan" la yüzleşiyor.

 Makyavellizm sorgusu, milyonların yaşamına karşın yüzlerce yaşamın ikame edilip edilmeyeceği koşullarında irdelenmiş. Bürokrasi sorgusu ve 1984 atfı yapan yazar, Newton'un hüzünlü hikayesini okuruna sunarken karanlık bir gelecek tablosu çiziyor. Teknolojiyi ve kafatasçılığı Newton üzerinden irdeleyen yazar, ucuz kurgu oyunlarına başvurmadan, taze bakış açıları sunarak Modern batıyı eleştiriyor. Bilimkurgu hayranlarının başını döndürmese de keyifli bir okuma sunacaktır.

20 Kasım 2013 Çarşamba

Başına Buyruk Beyin, Cordelia Fine


Yazar metnini samimi bir anekdotla açtıktan sonra, kibirli beynin pozitif ilüzyonlarını açıklamış. herhangi bir insanın kendisini bir totem direği veya kümenin en altında konumlandırmasının istatistiki olarak imkansız olduğunu belirtip zayıflıklarımızı sıradan ve insani olarak görürken güçlü yanlarımızı eşsiz ve olağanüstü olarak algılama eğiliminde olduğumuzu ifade etmiş. Potansiyel tehlike büyüdükçe beynin kendisini ve egoyu korumak adına çok daha fazla çaba harcadığını, kişinin kendi çirkin yönlerine dair yargılarının  kaybedilmesinin bir yerde akıl sağlığını ( narsisizm ) kaybedilmesiyle eşdeğer olduğunu vurgulamış.

Karar verme anlarında geleceğimizi düşündüğümüzü, kendimizi ve hayatımızı gerçekçi bir şekilde değerlendirdiğimizi ifade eden yazar, bu fenomene " realizm penceresi" adı verildiğini okuruyla paylaşmış. Duygusal tepkilerin merkezi olarak " prefrontal korteks"i alan yazar, duygunun duygusal uyarılma ve duygusal düşüncelerden oluştuğunu belirtmiş. kişinin kendilik algısında ısrarlı ve yineleyici bir değişimi yanında getiren gerçeklik duygusunun geçici olarak yitirilmesiyle ortaya çıkan durumu " de personalization" olarak tanılayan Fine, bu durumun uç hallerinin "Cotard sendromuna " dek varabileceği uyarısını yapmış. Çok sayıda deney örneklemesi veren yazar, kişiye kendilik hissini kazandıranın duygusal beyin olduğunu ifade etmiş.

Ahlaki bir konuyu düşünürken içimizde basit bir duygu hissettiğimizi ve bunu verdiğimiz karara yansıttığımızı ifade eden yazar, ahlaki yargılarımızın kökleri derinlere uzanan bir "adil dünya inancıyla" kirlendiğini de ekleyip bu inacımızın çok güçlü olduğunu bu nedenle kötü şeylerin sadece kötü insanların başına geleceği yanılgısına kapılacağımızı belirtmiş. Milgram'ın otorite deneyine atıfta bulunan yazar, hiyerarşinin yarattığı psikolojik baskının çok yoğun olduğunun altını çizmiş. Kitty Genovese vakasına atıfta bulunup pozitif test stratejisini açıklamış. Yanıltıcı korelasyon ve Rorschach testinin uygulama lanlarına değinip Capgras sendromundan bahsetmiş. "İnanç kutuplaşması" fenomenini masaya yatıran yazar, inanışlarımızla uyum gösteren kanıtların kabul edildiğini , karşı kanıtların ise suçu ispatlanana kadar suçlu olduğunu belirtmiş.

Plasebo etkisini açıklayan yazar ardından, bir inancımıza veda etmenin kimliğimizin sevilen bir parçasına veda etmek anlamına geldiğini ifade etmiş düşlerin ve bilinçdışının hayatımıza yansımalarını irdelemiş. Bilişsel psikoloji ve şema kavramlarını açıklayıp reklamlar ve bilinçaltı ilişkisini sorgulamış. Bilinçli veto sürecini açıklayıp stereotiplerin ve önyargıların varolma nedenlerini, nörofizyolojik kökenlerini okuruyla paylaşmış. Sonsöz bölümünde tüm kitapta açıkladığı ve savunduğu fikirlerin özetini geçerek argümanlarını pekiştirmiş. akıcı dili ve samimi tonuyla, teknik jargonu konuya fazla hakim olmayanları soğutmamak adına az kullanarak metnini hazırlayan yazarın donanımlı olduğu ,detaylı bir çalışma kaleme aldığı açık. Konuyla ilgilenen herkes adına okuması keyifli bir makale olacaktır. Başka incelemelerde görüşmek üzere.

16 Kasım 2013 Cumartesi

Hayvan Özgürleşmesi, Peter Singer


Yazar, fizyolojik yeterliliklerden bahsederek metnini açmış. Irkçılık ve seksizmi adabıyla yerdikten sonra, bir erkeğin kürtaj yaptırması söz konusu olmadığına göre bu konuda görüş bildirme hakkına da sahip değildir demiş. temel eşitlik ilkesini okurlarına tanıttıktan sonra, eşit ya da özdeş muameleyi değil eşit önemsemeyi gerekli kıldığını vurgulamış. Bireysel açıdan farklara sahip olunsa da cinsiyetler ve ırklar arasında fark olmadığını ifade eden yazar, "eşitliğin bir olgunun ifadesi olmadığını ahlaka dayanan bir fikir olduğunu" belirtmiş.

Ahlak felsefesine giriş yapıp çeşitli postulatlar sunduktan sonra, canlıların acı çekme veya haz duyma kapasiteleri üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiş. Descartes'in "bilinçsiz otomatlar" olduğunu iddia ettiği hayvanların bilinçsiz olmadığını çeşitli örneklerle okuruna sunmuş. Acıya dair , fizyolojik ve davranışsal çeşitlendirmeler kurduktan sonra, Okkam'ın usturasını kulanmış: bilinçsiz olmadıkları sonucuna varmış ( her aklı başında insan gibi ). Nörologların ifadelerini paylaşıp, dil kullanma yeteneiğinin bir varlığa nasıl muamele edilmesi gerektiği ile ilgisi olmadığını vurgulayıp zor bir soru yöneltmiş okurlarına : " Zihinsel engelliler ve bebekler üzerinde deney yapmaya onay verir miydik?"

"Hayatın kutsallığı" değil " insan hayatının kutsallığına" vurgu yaptıktan sonra ötenazi ve kürtaj gibi konuları irdelemiş. hayvanlar üzerinde yapılan çok sayıda deneyin bilimsel makalelerden alınmış çirkin grafik detaylarını ve anlamsızlıklarını göz önüne serdikten sonra, bilimadamlarının klink kayıtsızlığını ( haklı olarak ) yermiş. Akıl almayacak zalimlikteki "işkence deneyler" i okumak gerçekten beton gibi  bir mide ve yürek gerektiriyor. davranışçı kasapların mirası, Pavlov'un ve Descartes'in fikir çocuklarının yarattıkları yıkım o derece büyük çapta ve yararsız ki okura kimi zaman sadistçe dahi gelebilir. Özellikle " öğrenilmiş çaresizlik" deneylerinin üzerinde yürütüldüğü köpeklerin hali okurun yüreğini burkacaktır ( bir çok diğer detayla beraber). 

Bu tarz deneylerin anlamsızlıkları baz çarpıcı örneklerle ortaya dökülmüş. Türler arası kimyasal uyuşmazlıkları hesaba katmayan araştırmacıların kimi zaman gerçekten nedensiz yere kan döktükleri ( tavşanlarda insülin deneyleri )  yazarın ve okurlarının gözünden kaçmayacaktır. Çoğu araştırmacının daha çok para alabilmek adına ( ve deneylerini yükselen tepkilere rağmen sürdürmek amaçlı ) araştırmalarını sadece kağıt üzerinde " kanser araştırmalarına" çevirdiklerini belirten yazar çoğu yerde tarafsız kalmaya çaba göstermiş. Milgram'ın otorite deneyine atıfta bulunan Singer, bilimadamlarının çoğu zaman amaçları yönünde sorgulanmadıklarını ( halk tarafından ) belirtmiş.

 Bu pasajlardan sonra Endüstriyel çiftliklerin duruma yönelen yazar, tarımın, tarım sanayiine dönüştüğünü; doğa, bitkiler ve hayvanlar arasındaki uyumun dev şirketler ve onlarla rekabete zorlanan çiftçiler için önemsiz olduğunu, ancak karlılık söz konusu olduğu zaman hayvanların çektiği acılardan bahsedildiğini ve plastik ambalajla gelen gıda sayesinde hiç kan görmediğimizi belirten Singer, Konrsad Lorenz'in "gagalama düzeni" ne atıfta bulunmuş açıklamış. Orwell ve "Hayvan çiftliği" atfında bulunduktan sonra, ticari tarım lobisinin halkı sürekli "mutlu,sağlıklı ve iyi bakılan" hayvanlardan verim elde edildiğine inandırmaya çalıştığını belirtiyor. Bizim yarattığımız sorunlar yüzülen normalde görülmeyen hastalıklar ortaya çıktığının altını çizen yazar ( nakliyat humması, Bst hormonu yüzünden acılı ve irinli bir hastalık olan meme iltihabı mastitis vs.) vejetaryenliğin bir tür boykot olduğunu Türcülüğün gerçek yüzünün bu kara arifesinde kendini gösterdiğini vurgulamış.

Açlık sorunundan bahseden dev şirketlere yazar sormuş : " Bunca yıldır entansif tarımla açlığı sonra erdirdiniz mi?" Entansif tarımın çevresel etkileri ve protein dönüştürme oranlarına giren yazar, protein açısından yetersiz beslenme ve çözüm önerileri üzerine spekülasyonlar yürütmüş. Bitkisel ve hayvansal protein çeşitlemeleri arasından farka pek girmeyen yazarın eksik kaldığı tek argümanlar bu noktalarda ortaya çıkıyor ( kedilerin torine insanların da kazein / peynirde bulunan bir protein /  gibi suplementlere ihtiyaç duyduğunu inkar etmiyor.)  vejetaryenlik çizgisinin çok tartışmalı bir konu olduğunukişinin bu kararı kendisinin vermesi gerektiğini ama "hayvansever" olmadığı halde canlıların acı çekmesine katlanamadığı için vejetaryen olduğunu vurgulayan yazar, kendi diyeti ve kararlarını örnek olarak sunmuş. Türcülüğün kısa tarihine yer veren yazar kitabının son bölümünde çokça İncil alıntısı yapmış ve çağının ötesindeki çoğu filozof veya din adamının bile alaya alınmaktan çekindikleri için görüşlerini yeterince savunamadığının altını çizmiş.

Hayvan özgürleşmesi hareketinin tarihine ve alınan yola vurgu yapan Singer, Argümanlarını çoğu yerde mantıklı ve güçlü temellere oturtmuş. Okurunun gıdasına bakış açısını zorlayan yazar, hedefine ulaşmış gibi gözükmekle beraber insan ırkının erdemine fazla güvendiği de açık. Yedikleriniz hakkında doğumunuzdan bu yana gelen önyargıları yüzünüze vuracak bu metin okuması kolay bir kitap değil. orta sayfalarda verilen resimler çiftlik ve laboratuvarda neler olduğunu şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde ortaya koymakta. cesur ve çağının ötesinde bir metin, biyoloji konusunda eksikleri olmasına rağmen çoşkusu ile açıklarını yeterince kapatıyor. Başka incelemelerde görüşmek üzere.


11 Kasım 2013 Pazartesi

Kitleler Psikolojisi, Gustave Le Bon


Yazar, metnini Unutulmaz tarihi olayların insanların iç dünyasındaki görünmez değişikliklerin eseri olduğu belirterek açıyor. Bu durumun çok sık görülmemesinin nedeninin toplumun psikolojik yapısında bulunan köklü unsurların ağır basması olduğunu ifade ediyor. Kitlelerin çağına girdiğimizin altını çizen Le Bon, medeniyetlerin bugüne kadar küçük bir fikir aristokrasisi tarafından kurulduğunu ve idare edildiğini vurguluyor. Hiyerarşiyi ve vahşi elitizm savunusunu sağlıksız düzeylere çıkaran yazar, kitleleri toplumun yapısını çürüten mikroplara benzetmiş. Meşrutiyetin dayatmalarına özlem okunan kültürel geçmişe methiye kıvamındaki postulatlar sunan yazar, metninin büyük bölümünü Napolyon'un siyasi ve kültürel yeteneklerini yüceltmeye ayırmış.

 Kollektif bilinçaltı tarafından yöneilen kitlelerin bireysel bağlamda, zeka ve benliklerini yitirdiklerini savunan yazar, bir yerde "kovan zihni" tanılamış. Birbirlerinden ayrı binlerce kişinin şiddetli duyguların etkisiyle bir araya gelip bir kitle oluşturabileceğini, kitlelerin duygusal özelliklerinin temelde bireylerle aynı olduğunu belirtmiş. Tuz çözeltilerini ( tampon ) kitlelere benzeten yazar, Herbert Spencer'ı yermiş. Freud ve Jung'un fikir babası olduğu açıkça ortada olan yazar, "ırka" ait düşüncelerin ( substratum ) genetik yolla aktarıldığını ( Lamarck'ın deneyimlerin genlerle aktarılabileceğini yönündeki kuramına atıf ) "ata ırka" ait görüşleri ( residus ) insanın içinde taşıdığını savunmuş. Kültürün etkisini tamamen yadsıyan yazar, kitlelerin vasatlığı temsil ettiğini; bireylerin, kitle içindeyken içgüdülerini frenleyemediğini , bir düşünsel bulaşmayla ( contagion ) duygulanımda hızla sebebiyet verdiğini belirtmiş.

Hipnotizmada meydana gelen bireysellik kaybını, kitlenin psikolojisi olarak betimlemiş. Konformizmi tanımlayan yazar, kitlelerin hareketlerinin önceden belirlenemeyeceğini, duyguların her zaman aşırı olduğunu, isteklerini çılgınca bir vecd haliyle elde etmeyi arzu eden kitlelerin isteklerini uzun süre koruyamadıklarını ifade etmiş. Kitle içinde bulunan bireyde "imkansızlık" duygusunun silindiğini, şovenist ve seksist çıkarımlarıyla kitlelerin "tıpkı kadınlar " gibi etkilenmeye açık olduğunu söylemiş. tarih kitaplarının yalancı şahitliklere ve kuruntulara dayandığını ifade edip kitlelerin hayalleriyle düşündüğünü ifade etmiş. Ezberci eğitimi eleştiren ve usta- çırak ilişkisine vurgu yapan yazar, çağdan çağa değişen kitleleri etkileyen kelimeleri irdelemiş. Geçmişten kalma bir çok kuruma yeni kelimeler giydirerek hayal gücündeki kötü tesirleri olan kelimelerin yerine yenisini getirdiklerini ifade edip, toplumun çeşitli tabakları görünürde aynı kelimeleri kullandıklarını ancak konuştukları lisanın aynı olmadığını belirtmiş.



Sosyalizm yergisine geniş yer ayıran yazar, kitleleri hayallere çekmeye başaranların onlara hakim olacağını, kitlelerin hayallerini yıkanların ise onların kurbanı olacaklarını ifade etmiş. Önderin, başlangıçta sonradan havarisi olacağı fikir tarafından hipnotize dilmiş kişi olduğunu, kitle halinde bulunan bireylerin bütün iradelerini yitirdikleri için içgüdüsel olarak iradesi sağlam olana döneceklerini savunmuş. Kitlelerin esirliğe ihtiyaç duyduğunu iddai eden, toplu histeri ile kişilik bozukluklarını karıştıran yazar, açıklamalarının temelsiz kaldığı yerlerde totolojilerden medet ummuş. Piramid benzetmesi ve hiyerarşiye açıkça methiye düzen yazar, toplumsal konular karşısından tüm cehaletlerin denk halde geldiklerini iddia etmiş. Tam oturmayan öznel görüşlerin geçmişe dönük bir özlem ve elitizm savunusuyla yoğrulduğu metin, temel eserlerden olmasına rağmen çok ciddi eksiklikler taşıyor. Konuyla ilgili kişileri dahi soğutacak eski Türkçe'ye dayalı çeviri kimi yerlerde zayıf kalabiliyor. Başka incelemelerde görüşmek üzere.

9 Kasım 2013 Cumartesi

Görünür Adam, Chuck Klosterman


Yeterince iyi bir terapist misiniz? Peki görünmez bir hastayı, gizli narsisistik bozukluğu ve uzaklaşmacı borderline'ı olan bir hastayı tedavi edebilir misiniz? Geceleri evinize gizlice girilmediğinden, kocanızla veya kendi başınıza olan hayatınızın izlenmediğinde emin misiniz? Vicky artık emin değil, hastası olarak kabul ettiği Y_'nin nevrozlarının üstesinden gelebileceğinden veya mahremiyetinin ona ait olduğundan... Hastasıyla diyaloğu yoğunlaştıkça profesyonel sınırlar ortadan kalkacak ve Vicky'i paranoyaya itecek olaylar döngüsü başlayacaktır...

Yazar, optik, psikoloji ve beden dili konularına hakim olduğunu metni boyunca hissettiriyor. Wells'in unutulmaz eserine ( doğal olarak ) atıfta bulunan yazar, karakterini kurgularken K.Dick'in "Karanlığı Taramak" eserindeki kostümden esinlendiğini okurundan gizlemiyor. Y_, ciddi narsisistik bozukluk sergileyen bir hasta olarak Vicky'in profesyonel yaşamına girdiğinde entellektüel açıdan çok farklı seviyelerde olduklarının sürekli sahnelenmesi , terapistin tehdit altında hissetmesine ve Y_'nin ise terapi sürecinden soğumasına neden oluyor. Yeteneğini, görünmezliğini ifşa ederek psikozlu olmadığını Vicky'e kanıtlayan Y_, kendi görüşlerine çarpık bir biçimde bağlı. Terapistini sürekli aşağılaması ve tek taraflı bir süreç yürütmesi zamanla Vicky'nin ters aktarım geliştirmesine ve borderline röntgenciye karmaşık hisler beslemesine sebebiyet vermekte.

Aslında Y_ tam bir röntgenci değil, insanları cinsel haz amacıyla izlemiyor. Onları tanımak için rol atıflarından kurtulunması gerektiğini düşünen Y_, yalnızken insanların " gerçek" oldukları düşüncesini savunuyor. Çok net bir uzaklaşmacı borderline profili çizen karakter, temas edemediği yaşamları anlayabilmek uğruna insanlarla arasına kibirden ve tanımlanamazlıktan ( görünmezlik kostümü ) duvarlar örüyor. Yazar, Y_'nin gözünden modern batının nevrozlarını, sosyolojik ve ekonomik dayatmalarını, psikolojik bozukluklarını irdelerken, vurgu yapılan eleştiriler "dikizlenen" kişilerin hikayeleri üzerinden sunulmuş. Karakterler arasındaki "aktarım" a yüklenirken kurgunun akışını biraz da olsa kaçıran yazar, sado-mazo bir ilişkinin dış hatlarını çizmiş. Motifler arasındaki çelişkiler mevcut ancak baş karakterin ağır nevrozlarını vurgulamak için kullanılmış olması nedeniyle göze batmıyorlar. Keyifli bir okuma sunan, eleştirel bir "Görünmez Adam" yorumlaması. Başka incelemelerde görüşmek üzere.

Görünür Adam # 1, Chuck Klosterman


"Görünmez mi? ... Somut nesneler asla görünmez olamazlar. Fakat olmaları da gerekmez. ... Kaldı ki, insanlar bırak kamufle edilmiş nesneleri, gözlerinin önündeki şeyleri bile zar zor görüyorlar; olan bitenlerden çıkardığım en anlamı şey işte bu. Dünyanın nasıl göründüğüne dair, kendi kendini üreten sabit bir algımız vardır. Gördüğümüz şeyleri bilinçsiz düzen algımıza uyacak şekilde, zihinsel olarak değiştiririz. Kesin < İnsanlar görmek istediklerini görürler> denildiğini duymuşsundur, fakat doğru bir ifade değil. < İnsanlar görülebilir olduğunu varsaydıkları şeyleri görürler> demek daha doğru olur. Eğer bir hareket ya da beklenmedik sesler algılamıyorsak, genellikle zihnimizin hafızamıza uyum sağlayan bir fon üretmesine izin veririz. İnsanlar dünyaya baktıklarında bilinçsiz beklentilerinin ötesinde hiçbir şey görmezler." ( Syf 51 )

8 Kasım 2013 Cuma

Madde 22, Joseph Heller


2. Dünya Savaşı sırasında küçük bir İtalyan adasında konuşlanmış olan bombardıman birliğinden Yossarian, tam bir paranoyaktır. Yüzbaşı Yossarian, kışlasındaki ast ve üstlerinin deliliklerinin savaş sayesinde açıkça ortaya çıkmasından rahatsızdır, aynı zamanda sürekli birilerinin onu öldürmeye çalışmasından da rahatsız olmaktadır. Emirlere aykırı olarak rütbe peşinde koşan üstlerinin sürekli uçuş sayısını arttırıyor olması, kışlada sinirleri germektedir. Yossarian'ın tek amacı öldürülmeden bu cehennemden kurtulmanın bir yolunu bulmaktır.

Kışlada bulunan tüm karakterleri, eleştirilecek karakter özelliğinin bir karikatürü olarak kurgulayan yazar, öyle güçlü kimi yerde Orwellyen kaçacak bir abartı seviyesinde tezatlar kullanıp her sayfasından zeka damlayan alaycı bir üslupla yazmış eserini. Dunning- Kruger göndermeleri içeren ast-üst ilişkileri, bürokratik manevralarla verilen ölüm hükümlerine kadar varıyor. Mevki çatışmaları, zaten bıçak sırtında olan ve ölüm korkusuyla daha da gerilen ilişkileri daha da çıkmaza sokuyor. Irkçılığı, bencilliği, ölümsüzlük düşlerini, kontrol edilemez kaygı gibi özellikleri karakterlerine ustaca yediren yazar, çok sayıda açmazla süslemiş metni ( ki en ünlüsü  Madde 22 ). Uyumculuğu eleştiren, din ve tanrı sorgusuna giren yazar, açık Travma sonrası depresyon yaşayan bir karakteri metne dahil ederek, savaşın insan psikolojisinde yarattığı ciddi yıkımı da okuruyla paylaşıyor.

Diz boyu beceriksizlikle dolu, sağduyunun camdan uçup gittiği bir kışlada her yerde sağırlar diyaloğu sürmekte, as-üst ve eşitler arasında. statü için dönen onca dolap, bürokratik sadizmle taçlanıyor. Askerlerinin can güvenliğini kendi statü yarışı için hiçe sayan üstler, girişimciliği ve karaborsa yaratmak için ( bir müptelanın sonraki vuruşu gibi) her şeyi gözle alan astlar, silah arkadaşlarını ve kendi güvenliklerini bile önemsemiyorlar. Çoğu asker ölümden öylesine korkuyorlar ki, yaşam onaylayıcı eylemlerin ( seks ) müptelası olmuşlar.Sürekli onanma beklentisi olan karakterler, derin güvensizlik ve kaygı atakları geçiriyor, tüm pisliklerini savaşı bahane ederek ortaya saçan psikopatlar kimi nasıl incittiklerini umursamıyorlar. yazarın çok sayıda tekrar kullandığı doğru, ancak bu durum mantık dışı görüşleri ve olayın saçmalığını vurgulamak için kullanmış bu tekniği. 



Stevenson atfında bulunan yazar, Freud ve rüya yorumlamalarına gönderme yapıp Psikiyatri eleştirine giriyor. yansıtmacı psikiyatrist üzerinden herkesin kendi eksikliklerini karşısına yansıttığı görüşünü inceden savunan yazar, Adler atfında bulunmuş. Yossarian'ın Roma'ya kaçak gittiğinde yaptığı yürüyüş sırasında dünyanın sunabileceği tüm pisliği okuruna sergileyen yazar, gerçeküstü anlamsızlıklardan okuru o denli hızlı çekip alıyor ki betona çakılmış gibi bir etki bırakıyor. Birey mi yoksa grup mu sorusunu "şeytanla antlaşma" gibi bir motifle okuruna aktaran yazar, başından sonuna Vonnegutvari ironilerle dolu güçlü bir eser kaleme almış. İngilizceye çözülmesi mümkün olmayan açmaz anlamıyla geçen "catch 22" , hakkındaki tüm övgüleri ziyadeysiyle hak ediyor.

Not: Savaş veya askerlik hizmeti ile ilgili romantik, pembe veya erdemli olduğu gibi düşüncelere sahip kişilere soğuk duş olacaktır.

6 Kasım 2013 Çarşamba

Madde 22 # 1,2,3,4,5,6,7,8,9,10; Joseph Heller


" Tek bir açmaz vardı, o da Madde 22. Bu madde, insanın gerçek ve yakın tehlike karşısında kendi güvenliği için endişelenmesinin zihnin rasyonel bir süreci olduğunu belirtiyordu. Orr deliydi ve uçuştan men edilebilirdi. Tek yapması gereken Uçuştan men edilmesini talep etmekti; ve bunu yapar yapmaz, deli olmadığı anlaşılacaktı ve başka görevlerde uçması gerekecekti. Orr'un başka görevlerde uçması için deli olması gerekirdi, aklı başında olsa uçmazdı; ama aklı başındaysa uçmak zorundaydı. Uçarsa deli demekti ve uçmak zorunda değildi; ama uçmak istemiyorsa aklı başındaydı ve uçmak zorundaydı.
Madde 22'deki bu şartın mutlak basitliği Yossarian'ı derinden etkiledi. Saygıyla ıslık çaldı." ( Syf 72 )


"Ya da bunu yaparken kimin, neden öldürüleceğine."
"Evet, buna bile. Sorgulamaya hakkımız yok..."
"Sen delisin!"
"...Sorgulamaya hakkımız..."
"Gerçekten de neden ve nasıl öldürüleceğimin beni ilgilendirmediğini mi düşünüyorsun?" ( Syf 178 )


"Dünyada çok fazla mutsuzluk var, diye düşündü, bu trajik düşünce ile başını eğerek. Başkalarının mutsuzluğunu dindirmek için yapabileceği hiçbir şey yoktu, hele kendi mutsuzluğu için, hiç." ( Syf 290 )


"<Uğruna yaşamaya değer her şey,> dedi Nately, < uğruna ölmeye değerdir.>
<Ve uğruna ölmeye değer her şey," diye yanıt verdi kafir ihtiyar, < kesinlikle uğruna yaşamaya değerdir. Biliyor musun, öylesine saf ve naif bir genç adamsın ki senin için üzüleceğim neredeyse."...
...
...
<Çünkü dizlerinin üzerinde yaşamaktansa dimdik ayakta ölmek yeğdir,> diye terslendi Nately zafer ve inançla, çalımla. >herhalde bu deyimi daha önce duymışsundur.>
<Evet, kesin duymuşumdur,> dedi hain ihtiyar, yine gülümseyerek, > ama korkarım sen ters anlamışsın. Dizlerinin üzerinde ölmektense dimdik ayakta yaşamak yeğdir. O deyimin aslı böyledir.>" ( Syf 343-344 )


" Derinlere yerleşmiş ölüm korkun var. Ve bağnaz, zorba, züppe ve ikiyüzlü kişilerden hoşlanmıyorsun. Bilinçaltında, nefret ettiğin çok kişi var.
"Bilinçüstünde, efendim, bilinçüstünde," diye düzeltti Yossarian, yardımcı olma çabasıyla." Onlardan Bilinçli olarak nefret ediyorum." ( Syf 421 )


" Nasıl ee? " Doktor Daneeka'nın kavrayışsızlığı yossarian'ın kafasını karıştırmıştı. " Bunu ne anlama geldiğini anlamıyor musun? Artık beni uçuştan men edebilir, eve gönderebilirsin. Deli bir adamı ölüme gönderemezler değil mi?"
"Başka kim ölüme gider ki?" ( Syf 423 )


"Papaz günah işlemişti ve iyi olduğunu görmüştü. Sağduyu ona yalan söylemenin ve görevinden kaçınmanın günah olduğunu söylüyordu. Diğer yandan, günahın kötü olduğunu ve kötülükten iyilik gelmeyeceğini herkes biliyordu. Ama papaz kendini iyi hissediyordu; kesinlikle harika hissediyordu. Sonuç olarak, mantıksal olarak, yalan söylemek ve görevden kaçınmak günah olamazdı. Papaz, ilahi bir içe doğuş anında, son derece kullanışlı olan koruyucu mantıksallaştırma tekniğini keşfetmişti. Bu bir mucizeydi. Görmüştü ki, ahlaksızlığı erdeme, iftirayı gerçeğe, iktidarsızlığı cinsellikten kaçınmaya, kibir tevazuya, yağmayı hayırseverliğe, hırsızlığı onura, küfürü bilgeliğe, zulmü vatanseverliğe, sadizmi adalete dönüştürmek hiç zor değildi. Bunu herkes yapabilirdi; insanın kafasının çalışması bile gerekmiyordu. Tek gereken, karaktersiz olmaktı." ( Syf 499-500 )


"Her kurban bir suçlu, her suçlu bir kurbandı, ve birilerinin bir ara ayağa kalkması, hepsinin hayatını tehlikeye atan, kendilerinde öncekilerden miras aldıkları bu pis zinciri kırması gerekiyordu." ( Syf 555 )


"Ne iğrenç bir dünya! O gece zengin ülkelerde yaşamalarına rağmen kaç kişinin yoksunluk içinde olduğunu, kaç evin barakalardan ibaret olduğunu, kaç kocanın sarhoş olup karılarını dövdüğünü, kaç çocuğun zulüm gördüğünü, suistimal edildiğini terk edildiğini merak etti. Kaç aile yiyeceğe para yetiştiremeyip aç kalmıştı? Kaç kalp kırılmıştı? O gece kaç kişi intihar edecek kaç kişi delirecekti? Kaç hamamböceği, kaç evsahibi muzaffer olacaktı? Kazananların kaçı aslında kaybetmişti, başarılı sanılanların kaçı başarısız, kaç zengin aslında fakirdi? Akıllı geçinen kaç kişi aptaldı? Kaç mutlu son aslında mutsuzdu? Kaç dürüst adam yalan söylemiş, kaç cesur adam korkuya kapılmış, kaç sadık adam ihanet etmiş, kaç aziz yolsuzluk yapmış, itimat gerektiren konumlara sahip kaç kişi para için ruhunu alçaklara satmıştı, kaç kişinin ruhu bile yoktu? Kaç dosdoğru yol aslında çarpıktı? En iyi ailelerin kaçı aslında en kötü aileydive kaç iyi insan kötüydü? Hepsini toplayıp, sonra çıkarırsan, geriye sadece çocuklar ve belki Alber Einstein ve bir köşede yaşayan yaşı bir kemancı ya da heykeltraş kalırdı." ( Syf  564-565 )