9 Kasım 2012 Cuma

Fountain

The Fountain Poster

3 paralel hikaye var.Biri Ortaçağ'da geçiyor, biri günümüzde, sonuncusunun tarihinden emin olmak mümkün değil ( belki milyonlarca yıl sonra kim bilir? ). Her hikayede işlenen temalar da paralel: Aşk, ölüm ve hayat, ölümsüzlük, kırılganlık, ruh sorgusu...



Günümüzde geçen hikayede Dr. Creo karısını ondan almakla tehdit eden bir hastalıkla laboratuvarında pençeleşmeyi yeğler. Bu esnada karısını hastalığı ve ölümlülüğü ile yalnız bırakır. Karısının yazdığı kitap aynı zamanda filmin adıdır. Aynı şekilde 3 hikaye anlatır kitap bize... Zaman içinde binlerce yıla yayılan hikayelerle işlenmiş olan kurgu gerçeküstü, bir  yerde şiirsel... Arketiplerden "Hayat Ağacı" üzerinden giden kurgu farklı kaynaklardan alıntılarla temellerini güçlendirmiş. Arketipler ve arkaik kalıplar başarılı bir şekilde kullanılmış.



Maya'ların yeraltı dünyasını, ölüler boyutunu temsil eden yıldız Xibalba aynı zamanda hayatın kaynağıdır. Astronomi bilenleri gülümsetecek olan bu gönderme, yıldızlarda imal edildiğimizi ve günün birinde toprağa değil yıldızlara; esas başlangıç noktamıza döneceğimizi savunmuş. Düalizmle yoğurdukları kurgu alt metinde her şeyin birbirine dönebileceğini söylüyor bize. Ölüm, yaşam olabilir, soru da cevap...



Her hikayede sevdiği kadından koparılan karakter, kabullenmeyi bilmediği için acı çekiyor... Sosyal kalıplara saldırıyor, doğaya saldırıyor, ölüme bile saldırıyor. Aşkını tekrar görebilmek için her şeyi yapmayı göze alıyor. Günümüzde geçen hikayede tıbbi etik sorgulanmış, ötenaziye dair ince göndermeler var. Geçmişte geçen hikayede doğaya ve kökenlerimize hükmetme girişimleri, ölümsüzlüğü arayış incelenmiş. Uzak gelecekte geçen hikayede ise insanın kendisi sorgulanmış, kendine dönmeye çalışan ama başarısız olan insan motifi güzel işlenmiş.



Aşkını nereye kadar takip edebilirsin? Her şey yenilebilir mi? Ölümü yenebilir misiniz? Sadece bir hastalık mıdır yoksa? Çaresi var mıdır? Ölüm her ruhu serbest bırakır mı? Bu soruları muhteşem geçişler ve döngülerle sunan film gerçekten şaşırtıcı. Geneli hüzün dolu bir film olsa da karakterlerin aşklarından geriye kalan ufak mutluluk kırıntıları o kadar samimi ve doyurucu ki arada sıcacık gülümsetebiliyor. Kurgusu döngüleri o kadar başarılı kapatmış ki hayranlık duymamak elde değil.



Bu yazdığım satırlara hala inanmakta güçlük çeksem de, Hugh Jackman çok iyi oynamış. Hüznü, inkarı, acıyı, aşkı o kadar güzel aktarmış ki burun sızlatıyor. Rachel Weisz ise zerafeti, samimiyeti, cesareti, bilgeliği  bünyesinde güçlü bir şekilde toplamış. Kübbler-Ross'un 5 aşamasını öyle güzel dağıtmış ki senaryoya, yazar /  yönetmen övgüyü hak etmiş. Övgüyü de 6 ödül ve 15 adaylıkla vermişler bu filme.



Kullanılan motifler sahiden sert. Tam hastalığın çaresini bulmuşken yaşama veda eden eş... Ölümsüzlük içinde eşi yanında olmadığı için her saniye ölen adam; karısının varlığını bünyesinde taşıdığını düşündüğü ağacı aşığıymış gibi okşuyor. Ölümsüzlüğün doğadan ari olmak olmadığını, doğaya dönmek demek olduğunu çok acı keşfeden fatih... Putperestlerle aynı  değerleri taşıdığı halde onları yargılayan kudurmuş Engizisyon... Eşini yıldızlara ölümsüzlüğe taşımaya çabalayan adam, o yeniden yaşadığında aldığı nefesi yaşamaktan sayacak olan o adam...



Son dönemde izlediğim en iyi filmlerden biri. Keyifli bir film değil, hüzünlü, sert ve gerçeküstü ama çok güzel bir seyir sunuyor. Rahatlıkla öneriyorum. İyi seyirler dilerim. Başka incelemelerde görüşmek üzere.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder